Google+ Followers

29 Nisan 2014 Salı

CENNET YOLCULUĞU 1

       
         İki yıl önce bugün yarın başlarım dediğim Kur'an'da dua ayetlerinden bir defter oluşturma amaçlı çalışmam için satın aldığım  kırmızı  deri kaplı defterimi bu sabah  yazmaya başladım ve sonra da bunu sizinle de paylaşmaya karar verdim.
         Bugün 29 Nisan 2014 Salı. Kur'an dili ile dua etmeyi öğrenme amaçlı çalışmama ancak bugün başlayabiliyorum. Kur'an mealim Mustafa İslamoğlu'nun Hayat Kitabı Kur'an gerekçeli Meal Tefsir adlı Meali. Nüzul sırasına göre tertib edilmiş meal değil bu. Efendimiz'in vefatından sonra Hz. Osman'ın hilafeti döneminde  sahabelerden oluşan cem ve tertip komisyonunun yaptığı mushaf tertibine göre yapılmış olan mushafından yani bildiğimiz Fatiha ile başlayıp, Bakara, Al-i İmran ile devam edip Felak-Nas ile biten Mushaf ile çalışmaya başladım. Eskiler usulsüzlük vusülsüzlüktür derlermiş. Yani bir yöntemi olmayan amacına ulaşamazmış. Şimdi bu yazıdan sonra inşallah bu yöntemleri ve süreci planlamaya çalışacağım. 
       Mustafa İslamoğlu mealine inanılmaz güzel bir önsöz yazmış. Geçtiğimiz yıl okurken altını çizmişim bir çok yerin. Bunlardan biri de  şu cümleler; "Kur'an okumak ucu cennete ulaşan bir yolculuğa çıkmaktır. Tıpkı Hz. Peygamberin dediği gibi; "Kur'an okuyan kimseye şöyle denir: Oku ve yücel! Dünyada okuduğun gibi oku! Makamın, son okuyacağın ayetin olduğu yerdedir" 
      Ve yine Kur'an, fu'lan vezninin de delalet ettiği gibi okumanın tüm olumlu anlamlarıyla daima okunan demektir. Kur'anı Kur'ana sorduğumuzda, o kendisini bize şu özellikleriyle tanıtmaktadır:
     1- Allah'ın kelamıdır. Kelam sıfatının, tüm diğer vahiyler gibi, başı arşta ayakları arzda olan fiili bir tecellisidir.
     2- Arapça bir hitaptır. Arapça Allah'ın dili değil Kur'an'ın dilidir ve hiçbir tercüme Kur'an değildir.
     3- Tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah'ın koruması altındadır. İndiği ilk günden itibaren binlerce inananın hafızalarında, gönüllerinde, hayatlarında ve yazılan mushaflarda taşınarak bugünlere gelmiştir. 
     4- Anlaması kolaylaştırılmış, bizzat kendi kendisini tefsir eden apaçık bir hitaptır. O, her okuyanın kendine göre anlam verdiği bir hitap değil, muradı ilahiyi taşıyan bir hitaptır.
    5- Mucizedir. Önceki Peygamberlere verilen mucizeler göründüğü zaman ve mekanla sınırlıydı ve tarihseldi, Kur'an ise zamanlarüstü yaşayan bir mucizedir.
    6- Evrenseldir. Sadece belli bir mekana ve zamana değil tüm insanlığa rehber olarak gönderilmiştir.
    7- Kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatın her alanına dair değişmez değerleri ortaya koyar.
    8- Hidayet, nur ve furkandır. İnsana rehberlik eder, doğruyu yanlıştan ayırır ve karanlık akılları ışığıyla aydınlatır.
    9- Parça parça inmiştir. Çünkü Kur'an hayat kitabıdır ve ilahi bir inşa projesi olarak hayata anlam katmak için gönderilmiştir.
       Ve karşıma çıkan ilk dua ayeti ile bu Cennet yolculuğuma büyük bir sevinç ve heyecanla başlıyor sizleri de Kur'anın Sahibi Yüce Allah'a emanet ediyorum.
       "Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur". (Fatiha 1)

21 Nisan 2014 Pazartesi

SEVMEDEN, BİLMEDEN, ANLAMADAN???

   
    Bazen böyle bir melankolikliğim tutar benim, bilmem size de olur mu? Bir şekilde fiziksel ve ruhsal olarak rahatsızımdır, ne telkin edersem edeyim kendime;  kifayetsiz kalır kelimelerim. Dün yani pazar günü de öyle bir gündü. Eni konu mutsuz ve hastayken gece yarısı Kutlu doğum haftası nedeni ile Efendimiz hakkında yazmak ve bunun için de okumak fikri beni heyecanlandırdı, mutlu etti. Sabah yastığımın kenarında benim ilk siretim olan Hz. Muhammed'in Hayatı (Martin Lings) ile uyandım. Yastığımın yanına koyunca sanki ordan gece kendi kendine kafama doluşuyor içindekiler :)))) Ama öyle işte benim için ezelden beri var bu adet. 
         Taa geçen yıldan kafamda Kur'an'da geçen dua ayetlerini meal okuma sırasında bir deftere not etmek vardı. Böylece her yıl içinde yeniden başlayarak okuduğum Kur'an'ın dilinden dua etmeyi öğrenmiş olacaktım.  (Bu benim aynı zamanda namaza başlamamı sağlayan bana ait bir öğrenme metodu) Daha sonra da Efendimiz'in dualarını bulmaya çalışacak, bunun için de siyer okumaya, bu hedefle de Peygamberimizi tanımaya, anlamaya, idrak etmeye çalışacaktım. Bu din bilmeden, sevmeden, anlamadan yaşanabilecek bir din değil. Hayatın her anında o kadar çok ihtiyacımız var ki buna. Peygamberimiz'in beni etkileyen dualarından birini burada da zikretmek, sizlerle paylaşmak isterim. Önce evveliyatını kısaca özetlemeye çalışayım.  
        Hüzün Yılında yani ms 619 yılını Efendimiz Hüzün Yılı olarak ilan ediyor. Çünkü o yıl Efendimiz hanımı Hz. Hatice'yi kaybetmiş ve büyük bir üzüntüye boğulmuştu.25 yıl birlikte huzurlu ve mutlu bir evlilik yaşadığı Hz Hatice sadece hanımı değil O'nun en yakın arkadaşı, danışmanı, bakmak için evine aldığı Ali ve Zeyd dahil tüm ailesinin ve dört kızının annesiydi. Dört kızı annelerinin ölümüne çok üzülürken onları teselli etmek için Cebrail'in bir keresinde gelip, Hz Hatice'ye Rabbinden selam getirdiğini ve Cennette O'na bir döşek hazırladığı müjdesini verdiğini anlattı. Ardından da hayatı boyunca kendisini koruyup kollayan, Mekke'nin ileri gelenlerinin saydığı, çekindiği sevgili amcası Ebu Talib'i kaybetti.  Şimdi artık Mekke'de tamamen  korunmasız kalmış olan Efendimiz ve sahabesi için de durum gittikçe zorlaşıyordu. Bir keresinde evinin bahçesinde namaz kılarken adamın biri içi kan ve pislik dolu işkembeyi efendimizin üzerine atmış, eve döndüğünde kızlarından biri ağlayarak babalarını temizlemişti. "Ağlama küçük kızım, Allah babanı koruyacak" demişti. Bu olaydan sonra Peygamber Taif'te yaşayan Sakiflilerden yardım istemeye karar verdi. Oysa Taifliler Efendimiz'in yardım talebine kölelerini ve çocuklarını Efendimiz'in üzerine salarak karşılık verdiler. Öyle büyük bir kalabalık toplanmıştı ki Efendimiz özel bir bahçeye  sığınmak zorunda kaldı. Devesini bir hurma ağacına bağlayıp bir asmanın gölgesinde şöyle dua etti; Allah'ım insanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zayıfların Rabbisin. Ve Sen benim Rabbimsin. Beni kimin ellerine emanet ediyorsun? Bana kötü davranan yabancı birinin ellerine mi? Yoksa bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? Buna aldırmam yeter ki Sen'in gazabın olmasın. Fakat Sen'in yardımın benim için daha geniş ve rahattır! Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nur'una sığınıyorum. Yeter ki, Sen'in kızgınlık ve gazabın üzerime olmasın. Dilediğine yardım etmek Sen'in elindedir. Sen'den başka güçlü ve kuvvetli yoktur. 
     Ne kadar içten edilmiş güzel bir dua değil mi? Bu olaylardan sonra Efendimiz Mirac'ı yaşamıştır. Mirac hadisesi ise bambaşka.  Haydi gelin hem ben, hem siz önce Salatü Selam getirelim, sonra da yeniden bir Siret okumayla işe başlayalım. Yazımı çok sevdiğim günümüz şairlerinden Nurullah Genç'in naatı olan Yağmur şiiri ile bitirmek isterim. 
Yağmur

Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim

Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü
Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler sahinin hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydim

Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradim
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Nurullah Genç

14 Nisan 2014 Pazartesi

THE BUCKET LİST


    


    Sinemayı hepimiz severiz galiba. Özellikle de bizim gibi yetmişli yılların kuşağı olanlar hem Hollywood hem de Yeşilçam'ın bize göre en güzel sinemalarını vhs veya beta video kasetlerinden, sinemalardan veya tek kanallı televizyonlardan büyük bir keyifle izlemişizdir. Şimdiki gibi dizi furyası eskilerde yoktu tabi. Televizyonlarda şimdilerde kaliteli diziler yapılıyor. İçeriği, konuları, ahlaki boyutları elbette tartışmaya her zaman açık. Bu konuda ben de ne kadar özgürlükçü olsam da aile ve toplum ahlakını dejenere edecek yapımlara karşıyım. Bu kadar emek verilip, harcama yapılıyorsa içerik açısından da çok daha düzgün ve güzel örnek oluşturabilecek yapımlar ortaya çıkarılsa harika olur. Türkiye'de ortalama günlük dört saat tv izleniyormuş ki; bu oldukça uzun bir zaman. Toplum ahlakımızın dejenerasyonunda televizyonun katkısını göz ardı edemem, ne kadar tv izlemeyi sevmiş olsam da. Ama tabi tek başına televizyonu suçlamak da kafamızı kuma gömmek olur. Bizim her şeyden önce çocuk yetiştirebilecek eğitimi verecek eğitim ve okul hayatımız yok. Ben kendi tahsil hayatım bir yana sekizinci sınıfa giden çocuğumun derslerine bakınca halen bir arpa boyu yol alınamamış olduğunu görüyorum. İnanılmaz bir matematik yükü, inanılmaz bir gramer ve dilbilgisi yüklü Türkçe müfredatı, hiç bir şey anlayıp öğrenemedikleri yabancı dil müfredatları, fizik, kimya, biyoloji içiçe girmiş kocaman bir fen bilgisi, sadece cumhuriyetin kurtuluşunu anlatan bir tarih dersi formatındaki sosyal bilgiler... Hayata dair bir şey var mı??? Ha pardon teknoloji tasarım dersleri vardı sadece öğretmenin şunu yapıp getirin, bir icat yapın diye öğrenciyi anne babasının zoraki yardımına salan, okulda asla ve kat'a bir şey verilmeyen bir ders. Beden eğitimini de unutmamam lazım tabi. Teorisini öğreniyorlardı geçenlerde hentbolun :) Evet işte böyle içler acısı bir sistemde çocuğun kafasındaki tek sorun yazılıdan iyi not alabilmek. Yoksa teog, sbs, oks, abc def, gibi sadece saçma sapan isimleri değişip içeriği hiç değişmeyen sınavlarla yerleşecekleri liseleri seçemeyecekler. 14-15 yaşına gelmiş bir çocuğun hayatı ezber yaparak, başka hiç bir melekesinin varlığının ve gelişiminin keşfedilip, beslenemediği bir sistem. Ta ki bu 24-25 yaşlarında üniversiteyi bitirdikleri yaşa kadar sürüp gidiyor. Sonra bu gençler şanslılarsa ve vahşice yarışabilip başarılı olabildilerse bir iş sahibi oluyorlar ve hayatı sadece yarışmak, rekabet etmek, kazanmak, önde olmak, madde, makam, mansıp olarak tanıyıp bilen, manevi ve ruhi, ahlaki ve estetik formlara uzak birer robot olarak toplumda yerlerini alıyorlar. İşte böyle bir nesilden bizler aile olup, evlat yetiştirmelerini bekleyeceğiz. Yani bundan sonra hem bizlerin, hem de çocuklarımızın işi çok daha zor. Zira hayatta zor olan ne varsa bunun yegane sebebi insanlıktan uzak insanlar. Hiç birimiz iş yapmaktan, çalışmaktan yüksünmüyoruz. Ama hepimiz problemli, negatif enerjili, kişilik bozukluğu olan, hiç bir değer yargısı olmayan insanlardan muzdaribiz. Öyle ki unutmazsam şayet her sabah namazından sonra veya evden çıktığım esnada şöyle dua ederim; Rabbim! şeytandan, şeytanlaşmış insanlardan ve nefsimizin şerrinden sen bizi muhafaza et. Öyle içten ettiğim bir duadır bu benim. Konu neydi nerelere getirdim. Bu eğitim hayatı ile ilgili derdim ezeli benim, öyle böyle değil işte nereye dokunsam altından çıkıveriyor.

   Aslında dün akşam tekrar izlediğim sinemadan bahsetmek istiyorum. "The Bucket List". Türkçeye "Şimdi ya da asla" diye çevrilen 2007 yapımı bir Amerikan sineması. Oyuncuları Morgan Freeman ve Jack Nicholson. İzleyenler bilir zaten, bu kısmı vikipediadan alalım; (izlemiş olanlar son paragrafa atlayabilirler ;) )
  Kanser teşhisiyle hastaneye kaldırılan Carter Chambers (Morgan Freeman) zorunlu sebeplerden dolayı çalışma hayatına atılmış ve 45 yıl boyunca otomobil tamirciliği yapmıştır. İyi bir üniversiteyi bırakmak zorunda kalmıştır. Bunun sebebini siyahi,parasız ve bakacağı kişilerin olmasından dolayı olduğunu söyler. Çok zeki ve bilgilidir. Maddi durumu ancak hayatını sürdürebilecek ve üç çocuğunu yetiştirebilecek kadar olmuştur. Çocuklarıyla ve eşiyle mutlu yıllar geçirmiş bir kişidir. Fakat hastalanır ve hastaneye yatar. Hastanede yattığı odaya yeni bir hasta gelir. Kendisi aynı zamanda hastanenin de sahibi olan Edward Cole (Jack Nicholson)dur. Edward Cole ise hayatta maddi olarak çok şeyin sahibidir. Dört kez evlenmiş fakat mutlu olamamıştır. Kendi deyimiyle “evliliği de seviyorum bekarlığı da” diyerek ikisini bir arada yapamadığından ayrıldığını söylemiştir. Edward Cole’a kanser teşhisi konur ve 6 ay, en iyi ihtimal ile bir yıl yaşayacağı söylenir. Carter bir ara elindeki kağıda bazı şeyler karalarken Edward Cole’un dikkatini çeker. Listede Carter yapmak isteyip te yapamadığı şeyleri yazmıştır.Gözlerinden yaş gelene kadar gülmek gibi. Edward Cole bunlara kendince bir şeyler ekler. Daha sonra arkadaşını ikna eder ve listedekileri yapmaya başlarlar. Listede paraşütle uçaktan atlamaktan, Afrika’da safariye kadar birçok şey vardır. Çoğunu beraber gerçekleştirirler. Fakat Everest’in tepesinden “dünyanın en güzel manzarasını seyret “ maddesini yapamazlar. Fırtına çıkmıştır ve fırtına ancak baharda sona erecektir. Daha sonraları ise beklenenin aksine Edward Cole iyileşir fakat Carter hayatını kaybeder. .Edward Cole, Carter'ın kendisine verdiği kağıdı okur ve duygulanır.Edward Cole,Carter'ın istediği fakat kendisinin yapmak istemediği şeyi yani kızını görmeye karar verir.mutluluğu bulur ve o da ölür.İkisininde külleri himalayaların tepesine koyulur ve listedeki herşeyi yapmış olurlar.

    Film bittikten sonra ister istemez şu bir milyon dolarlık soruyu sordum kendime; insanoğlu hayatın ölümlü olduğunu bile bile neden kendisinden, yapmak istediklerinden bu kadar uzaklaşır ki? Ve hayat neden hep olduğundan daha zor görünür gözümüze???

10 Nisan 2014 Perşembe

BLOGGER DOSTLARIMA!...

   
 
    Yemek blogları çok ilgimi çekiyor desem yalan söylemiş olurum. Fakat bunların dışında kalan ve çok beğendiğim yemek blogları var takip ettiğim, birisi meşhur www.portakalagaci.com, diğeri de http://cahidejibek.com/ Ben maalesef bu iki bloğu da çok geç keşfettim ve bu geç kalmışlığıma da hakikaten üzüldüm. Hatta işin aslı blog dünyasını çok geç keşfettim, yani 2013 ün sonlarında. Pes dedim kendi kendime. Yıllardır bilgisayar başında çalışan biri olarak körmüydüm, sağırmıydım artık neydi derdim bilmiyorum. Kendimi dünyadan bihabermiş zannettim keşfedince de, inanılmaz güzel bulduğum bir dünya. Hala daha bir şey bildiğim yok, takip ettiğim blog sayısı çok fazla değil ama keyifle, zevk alarak okuyorum arkadaşlarımı. Mazallah millette ne cevherler varmış, nasıl güzel yazıp çiziyorlar, hayretler içindeyim. Aslında arkadaşlarımın haberi varmış bloglardan, ben onlara bahsedince bana "biz biliyorduk demesinler mi????" Ben birşey bilip, öğrenince hele de bunu beğenmişsem mazallah bir tek belediye hopörlörü kalıyor anons ettirmediğim. Çok sinirlendim. E dedim madem biliyorsunuz ben size  "okuyun, bakın, takip edin veya faydalanın diye söyleyinceye kadar nerdeydiniz??? Ya da ilgi merak meselesi bilmiyorum her neyse, çünkü benim söylediklerimin çoğu da beni dikkate almadılar :)))) Hatta bir kaç can arkadaşıma kendi bloğumdan bahsettim, bahsettiğimle kaldım :))) Ondan sonra da adını bile anmıyorum. Kendi kendimize yuvarlanıp gidiyoruz işte buralarda. 
      Aslında bugün şunu söyleyecektim  yazılarını büyük keyifle okuduğumuz bloglar, yemek yapmayı, sunum yapmayı bana öğreten, bildiklerime deryaları ekleyen bloglar sizlere öyle çok şey borçluyum ki. İçimden bir teşekkür etmek geldi. Hayatıma renk kattınız iyi ki varsınız canlar, iyi ki sizi tanımışım.  Kimbilir daha neler ne cevherler saklı bu dünyada. Kocaman sevgiler...  

7 Nisan 2014 Pazartesi

BİR GEZİDEN NOTLAR

      

    Günlerdir  seyahate çıkma telaşı, gitme, gezme, dönme derken bloğuma zaman ayırma, yazma ve takip ettiğim bloklarımı okuma fırsatım olmadı.  Seyahat; bir meslek kongresi olsa da  mutlu olmama sebep oldu. Yolculuk yapmayı sevdiğim için, ruhum dinlendi. Ayrıca yıllar yıllar sonra ilk kez eşimden ve çocuğumdan ayrı kalacağım için ve diğer yönetim kurulu arkadaşlarımı uzaktan tandığım için biraz tedirgindim. Ama yaklaşık on buçuk saat süren yolculuğumuzda sıkılmak bir yana fıkraydı, şarkıydı, sinemaydı, namaz molasıydı, yemek, çay, alışveriş derken mutlu mesut yolu bitirdik. Yönetim kurulu başkanımızı, yolculuğumuzda da başkan seçtiğimiz için her şey organize bir şekilde tıkır tıkır işledi. Efendimiz (Selam olsun) buyurmuş ya hani; “iki kişi bile olsanız yola çıkıyorsanız, birinizi lider seçin ve ona uyun” diye gerçekten de çok iyi oluyormuş. Gidilen otel ve kongre merkezinde meslek mensuplarının kendilerini iyi hissetmesi, ve taltif edilmeleri için güllerle karşılamadan tutun, halk oyunlarına, özel servis araçlarına, katılımcı çantaları, matbu edilmiş isim ve ünvanlı yaka kartları, kitaplar, hediyelikler, yemekler, içecekler, her yere asılmış hoş geldiniz afişleri, devlet bakanları, çeşitli parti temsilcisi milletvekilleri, yerli ve yabancı konuşmacılar, organizasyon her şey yerli yerinde ve profesyonelce yapılmıştı.
    Kongrenin birinci günü akşam üzeri Aydın’lı arkadaşım eşi ve çocuğuyla kongre merkezine gelip beni aldılar ve otele uğrayıp kılık kıyafet değiştirdikten sonra önce Efes’e, sonra Yedi Uyurlar’a, sonra Meryem Ana’ya, ordan da Aydın’a evlerine geçtik. Saat beşi geçtiği için gezdiğimiz yerlerde ne yerli ne yabancı kimsecikler kalmamıştı. Böyle sakinken de gezebilmek müthiş güzelmiş. Mekanların aslında kalabalıktan cazibeleri görünmüyormuş meğer. Bir de Ege ve Akdeniz’de sadece denizde, havuzda yüzmek için tatil yapanlardan değilseniz yazın bayıltan sıcakları yerine ilkbahar ve sonbahar çok daha tercih edilebilirmiş tatil için. Ama bizim gibi okul çağı çocukları olanlar için bu mümkün olamıyor maalesef. Biz yine yazın tepemizde boza pişiren sıcaklarında yollara düşeriz. Gerçi son yıllarda maazallah mübarek Ramazan Ayı da gelip yazın ortasına oturunca onu da yapamaz olduk.
     Bu yılsa yaz mevsimini düğün, dernek, sünnet, mevlit koşturmacasıyla heba etmek istemiyorum. Hakikaten artık çok fazla sıkıcı olmaya başlamadı mı sizce de? Yaz gelir gelmez on bin düğün, on bin sünnet. Bu nedir dur yok, durak yok geçen yaz helak olduk ailecek. Sırf bu yüzden hiç tanımadığım bir şehirde yaşamayı bile göze alabilirdim gibi hissediyorum bazen. Eskiden bu kadar abartılı değildi sanki, şimdi herkes prens prenses doğuruyor. Siz ne yapıyorsunuz, nasıl kurtulabilirim bu cılkı çıkmış sıkıcı cemiyetlerden?  
  Gelelim tekrar Aydın’a, can arkadaşım çok güzel bir sofra hazırlamıştı, o kadar gezip tozup yorulmanın ardından ortaya şahane bir menü çıkardı. Elleri dert görmesin, karışık orman meyveli chees keki, karışık sebzeli böreği, kadın budu köftesi ve cevizli, yoğurtlu kırmızı lahana salatası özellikle şahaneydi. Hepsinin tarifini aldım ;))  Her şekilde ev sahipliklerinden memnun  kaldım, duacı oldum, Rabbim huzurlarını mutluluklarını ebedi kılsın inşallah. Haziranda da onlar benim misafirim olacakları için şimdiden mutluluk duyuyorum. Dostluk bu olmalı, iyi günde de kötü günde de yan yana olabilmeli. Ertesi günü de sabah erkenden çıkıp kahvaltıdan sonra geze dolaşa Kuşadası’na vardık. Akşam otelin vip hamamından, kil maskesine, masajına kendimizi vurduk ama o gece ne ben ne de oda arkadaşım uyuyamadık. Kadın  bana nasıl bir masaj yaptıysa artık  halen sırtım acıyor J Ama kil maskemiz iyi çıktı cildimiz bebek gibi oldu. Gece Kuşadası sahillerinde yürüyüş yaparken ay dede ile parlayan bizdik yani J J J  Hani oralarda olup da merak edenler olduysa diye bilgi vereyim dedim J. (espiri tabi) Bugünkü postu sanki biraz fazla uzattım değil mi?  En iyisi birkaç fotoğrafla size veda edeyim, bir dahaki postta görüşmek üzere Allah’a emanet olun. Şefaat ya RasülAllah diyeceği yerde seyahat ya RasülAllah diyen Evliya Çelebi aslında işi biliyormuş.Hem şefaat hem seyahat Ya RasülAllah… 
(En baştaki fotoğraf ile bu fotoğraf otelin odamızdan manzarası)
(Meryem Ana Kilisesi, içinde ayin yapılıyordu)

(Meryem Ana Kilisesi Küçücük minyatür gibi bir yapı, ama doğası inanılmaz güzellikte)

(Kilisenin Bahçesi)

(Kilisenin alt bahçesi)

(Kilisenin Bahçe Duvarı her dilden dilekler)

(İzmir Selçuk Sean Jean Kilisesinden panaroma)

(Şirince Köyü)


Efes