Google+ Followers

15 Aralık 2014 Pazartesi

GÜN OLA HARMAN OLA...

         Son zamanlarda mevsimsel olmanın yanı sıra sanırım iş stresinden de tevellüt eden "sırt-boyun-kol" ağrılarım hayatımın tadına tuzuna biber ekeledi. Biliyorum ki vücuda çarpan stres mutlaka kendisini vücudun herhangi bir yerini perişan ederek dışarı atıyor. Ve fakat yine de hayatta değişmeyen şey olan  duvar gibi bir karakterse yaşanılanların önüne, bu duvarı aşıp geçmeye muvaffak olamıyorum. Bu duruma galiba mukadderat deniliyor. Değiştiremediğim bir çok şeyin varlığını kabullenmem de zordur benim. Velhasılı uğraşır dururum kendimle :)) Tabi bir de sürekli değişkenlik gösteren (bu da ikizler burcunun mu tesiridir bilemiyorum) öğrenme merakım var ki bundan bizar değilim. Yoksa hızına yetişemediğim beyin anaforlarımın altında kalakalırdım mazallah. Çıt!! Bir bakmışsın dişliler gitmiş :)). Şimdi neye mi merak saldım, elbette gündeme düşen osmanlıca okumayı öğrenmeye. Daha önceleri de arasıra aklıma gelip gidip durmuştu lakin cumartesi gece Bardakçı'nın "uğraşsanız yirmi günde öğrenirsiniz" demesiyle filim koptu.  Ben eni konu uğraşıyorum bulmaca çözer gibi, hoşuma da gitti ama. Efendim şimdilik parçadaki beş on kelimeyi okuyabilip  parçayı anlayamasam da dedemin okuduğu kitaplardaki o şiveyi okudukça O'nun bize okuduğu kıssalardaki sesini duyar gibi olmak, çocuk halimizle bu dile kıkır kıkır gülüşmelerimizi hatırlamak beni mutlu etti. Gün ola harman ola... 

12 Aralık 2014 Cuma

ELEŞTİRİ

         Çok eskilerden bir gece, artık uzun yıllardır görüşmediğim bir arkadaşımla aklımıza nerden geldiyse birbirimizi eleştirelim dedik. Sonra hangimiz önce başladık bilmiyorum fakat hayatım boyunca hiç unutmayacağım eleştiriler duymuştum. Öyle kırıldım, öyle incindim ki kelimeler kifayetsiz. He neden incindim çünkü biz eleştiri yapalım derken daha çok birbirimizi entellektüel eksiklerimizle eleştirelim diye anlamıştım. Oysa arkadaşım bana yemeği nasıl hızlı yediğimden girişip, sabahın köründe yataktan kalkar kalkmaz pencereyi açıp evi nasıl buz gibi ettiğimden, eşarbımı bağlama şeklimden, giyimimden kuşamımdan daha buraya yazamayacağım bir sürü şeyden çıkmıştı. Şok olmuş bir şekilde dinliyor, ağzımı açıp bir kelime dahi edemiyordum. Nitekim edecek bir kelime bulamadım da. Yine başka bir arkadaşımı güle oynaya misafir edip yolculadıktan  haftalar sonra bana, senin o zaman canın bir şeye mi sıkkındı diye sorunca günlerce sersemlemiştim, nasıl böyle hissettirdim diye. Etmedim edemedim bunu bir arkadaşıma sordum. Ve bana öyle enteresan bir açıklama getirdi ki buraya yazarsam ola ki arkadaşım okur mokur da olayın gerçekliğini çözen kıza bir tebrik yollar :)))). Velhasılı anladım ki eleştiri duymak bana göre değilmiş! Ya da benim eleştiriden anladığımla, başkalarının anladığı aynı şeyler değil belli ki. Şimdi ne zaman bir eleştiriyle karşı karşıya kalsam, önce karşımdaki insanın vicdan, merhamet ve akıl ölçüsünü sorguluyorum. Böylesi en azından suskunluğuma bir açıklama oluyor, zira ben neden bir kelime edemedim diye içim içimi yemekten kurtulmuş oluyorum bir nebzecik de olsa...

4 Aralık 2014 Perşembe

BİR NEFES HUZUR

       Artık mevsim sonbahardan kışa doğru yürüse de havalar hala yağmurlu ve ılık. Eskiden yılbaşı yaklaşırken şehirdeki hemen hemen bütün vitrinler kırmızı beyaz yapılır, ya heybeli, şapkalı bir  noel baba, ya ışıl ışıl süslenmiş çam ağaçları,  ya da kraponlarla, uçuş uçuş görünen kar figürleriyle süslenmiş olurdu. Artık İstiklal'de, Nişantaşı'nda veya avm komplekslerinde yürümüyorsan,  bunlara pek rağbet edilmediğini görüyorsun. Dünya küreselleşirken, ulus devlet kimliklerini gözümüze gözümüze sokanlara bir nazire yaptığımızı düşünüyoruz galiba içten içe. Neyse işte konu neydi nerelere geldik. Efendim bu günlerde fakir duanıza muhtaç. Allah hayır etsin bir yoğunluk, bir yoğunluk aldı başını gidiyor. Ben de alıp başımı gidecek hallerdeyim. Bir küçük dua, bir nefes huzur iyi gelecek... Mendilimi serdim bekliyorum. Sevgi ve muhabbetlerimle ;))
 

 

20 Kasım 2014 Perşembe

SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ

         Kapitalizmin babaları; adam smith, spencer, malthus. Baş harflerini büyük yazmıyorum. Cehennemin dibindedirler inşallah!!! Burdan da yollayacaklarımızla beraber cehenneme kütük olsunlar. Spencer ve Malthus liberal ekonomik sistemde fakirlere yapılacak yardımları reddederek, toplumsal yaşama uyum sağlayamayanların yok olmasını ifade eden "doğal ayıklanma" sürecini savunmuşlar. Şeytanın kuklalarının müridleri de hiç sektirmeden bu kuralı uygulamaya devam ediyorlar. Türkiye'de yönetenler, muhalefet edenler ve başta İstanbul olmak üzere varlıklı olan tüm büyük şehirlerin başkanları, siyasetçileri, zenginleri, karunlar, hamanlar, firavunlar ve bu şehirlerin müstesna sakinleri taşa, betona, tuğlaya,  inşaatlara, evlere, mobilyalara, boğazlarına katrilyonlarca lirayı saçıp savurmaya devam etsinler! "Yüzme bilmez benim oğlum" diyen Ermenek'li madencinin annesinin ve ayağındaki yenisi 10-15 lira olan yırtık pırtık kara lastiklerinin yenisini alamayan fakir ve adam gibi adam olan babasının, yavrusunun mezarı başındaki o  hala vakur duruşunun altında bütün Türkiye kaldı mı? Kaldı!
         Bu vebal lükslerimize harcadığımız her kuruşumuzla bizim de yakamızda. Sözüm önce kendi vicdanıma sonra da zerre kadar vicdanı kalan herkese...

9 Kasım 2014 Pazar

NEV-İ ŞAHSIMA MÜNHASIR GECE HAYATIM

      Ekranın köşesindeki saat gece  01.09'u gösteriyor. Uzun zamanlardır bu saatlerden sabah dörtlere beşlere kadar süren bir değişik uyanıklık içindeyim. Bunun bir kaç nedeni var. İlk başlangıcı gece yarısında başlayan belimden sırtıma yayılan bel ağrıları. Şimdilerde bu ağrı sağ koluma doğru yayılıp maalesef bilgisayarda veya elimde yazı yazmama mani olacak kadar beni sıkıntıya sokan bir ağrı. İlk başvurduğum fizik tedavi uzmanı iltihaplı romatizmadan bahsetti ki bence de durum bu gibi, fakat henüz teşhis ve tedavi süreci bitmedi. 
         İkinci uyanıklık nedenim ise karakter yapım olduğunu yeni yeni fark edebildiğim üzerime vazife edindiğim görevin -mahiyeti her ne olursa olsun bunun-  tamamlanıncaya kadar bana rahat huzurun olmadığı. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim bahçe tesis etme işinin bu sonbaharda yani ekim-kasım aylarında yapılması gerektiği, aksi takdirde bir daha ki bahara kalacağı durumuydu ki, bu benim kafamı bilgisizilik, yetersizilik, ve de beceriksizlik nedenleriyle oldukça meşgul edip yordu. Fakat sonsuz şükürler olsun ki sora sora Bağdat bulunurmuş misali sora sora, hatta neredeyse akademik tez hazırlayacak kadar araştıra araştıra bahçeyi tesis edebildim.  Ve yine sonsuz şükürler olsun ki bugün artık  bitti ve ben de bir tüy gibi hafifledim. Şimdi Allah kısmet ederse önümde yeni başladığım kamu yönetimi bölümün ara dönem sınavları var, artık inşallah kafam rahat rahat derslerime çalışabilirim. Ve dilerim akademik çalışmalarımı ilerilere taşımak kısmet olur. Kırk yaşımda üniversitelere yeniden kendimi atmamın nedeni şu ki bu hayatta ancak öğrenmek beni teskin ediyor, kitaplarla hemhal olmak, okumak, öğrenmek ruhuma sonsuz iyi geliyor. Keşke bunu daha ben çocukken fark edip akademisyenliğe yönlendirilmiş olsaydım, galiba o zaman bu dünya yolculuğumu mutlu mesut yapıp gidiyor olurdum :))). 
         Bu kafa karışıklığı dönemimde yine her zamanki gibi Kur'an en iyi dostum oldu. Her gece okumaya başlayınca tekrar hatme başladım. İnanılmaz bir kitap Kur'an. Haddim değil, günahsa Rabbim affetsin beni ama ne zaman ruhum daralsa Kur'an okumak (ben arapçasını okuyorum, yıllardır mealini de okuduğum için merak ettiğim yerlerde durup mealini de okuyorum). Zaten elimdeki Kur'an altını çizerek okuduğum mealli bir mushaf-ı şerif. Eşime kırkıncı yaşında hediye ettiğim Mustafa İslamoğlu'nun Hayat Kitabı Kur'an meali inanılmaz bir çalışma olmuş ve elden bırakılacak gibi değil. Allah razı olsun, böyle bereketli bir çalışma herkese kısmet olmaz, darısı başımıza olsun. En azından istifade edebilmeyi Allah nasib etsin bize. Aslında eşime değil de kendime hediye etmişim :))) 
       Bizde durum böyle, bu süreç içinde bloğuma gerekli zamanı ayıramadığımı ve içten içe buna üzüldüğümü de son bir not olarak düşerek, nev-i şahsıma münhasır gece hayatıma dönüyorum :))) Sevgi ve selametle...

29 Ekim 2014 Çarşamba

EL KADAR HASIR...

        Güneş batmak üzere, hava yağmurlu, puslu. Alaca karanlıkla birlikte şehre girip,  meydandaki havuzun arka tarafındaki otoparkta  park edecek yer arıyorum. Tam arabadan inecekken radyoda "Zahidem" türküsü  başladı. Oturdum. Neşet Ertaş'ı kapatamadım. O söyledi ben ağladım. Aşk!... Günlük hayatın telaşında ne kadar da uzakta kalmış gibi...  Oysa biz de "nemize yetmiyor el kadar hasır" dememişmiydik bir zamanlar...

Zahide kurbanım n'olacak halim
Yine bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahide'den güzeli

Gurbet ellerinde esirim esir
Zahide kurbanım hep bende kusur
Eğer anan seni bana verirse

Nemize yetmiyor el kadar hasır.

29 Eylül 2014 Pazartesi

ELEMTERE FİŞ

          Hafta sonu hava yağmurlu ve kapalıydı. Yeni sipariş ettiğim kitaplar cuma akşamından eve ulaşmışlardı. Paketi sevinçle açtım, hepsini elime alıp okşadım. Hangisinden başlasam ki diye daha ön sözlerine bile bakamadan Ayşe Kulin'in "Hayal"'inde kayboldum gittim. Cumartesi günü oğlumla yine kitapçılara gittik O'na da Peyami Safa/Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Paul Coelho/Simyacı, Reşat Nuri Güntekin/Yaprak Dökümü'nü, kendime Bir Tatlı Huzur, Münir Nurettin Selçuk/Ayşe Kulin alıp eve döndük. Neyse ki battaniyeyi örüp bitirmiştim. Sigaradan kurtulmama yardımcı olan bu örgü eylemi evimize şirin bir battaniye kazandırdı. Gidişi bile güzel oldu sigaranın. Dişlerimi de temizletip parlattırmayı da ihmal etmedim iki arada bir derede ki sigaranın izi kalacak diye aklım çıkıyordu. Cumartesi pazar gelmekte olan bayram nedeniyle Türk Kadınının temizlik haftasına iştirak edemedim. Kitap elimden düşmedi, bulaşığı çamaşırı makineye atıp kitabın başına döndüm, ütü falan hak getire elime alamadım. Ama dün gece kitabı bitirdim. Yine çok güzeldi. Ayşe Kulin her zamanki gibi. Sadece şu eşcinsel romanlarını beğenmedim bir de gece sesleri romanını. Geri kalan tüm kitapları güzeldi. Bence kendi oto biyografisi olarak yazdığı "Hayat" ve "Hüzün"den daha güzel bir kitap olmuş "Hayal". Yazarlık macerasını ve yazdığı kitapların arka perdesini yazmış. Ben severek ve merakla okudum. Ayşe Kulin okurken büyük keyif aldığım bir yazar. Şimdi sırada hangi kitap olur bilmiyorum. Bakacağız hangisi beni içine çekerse. Bu arada Mihmandar/İskender Pala bitmedi :( Araya örgü ve Ayşe Kulin girdi üzgünüm, İskender Pala'ya bunu yapmamalıydım, hele ki Mihmandar'a. Çok güzeldi O da, en iyisi ondan devam edeyim. 
        Yürüyüşlere henüz başlayamasam da bu sabah evden çıkarken, pazartesinin adetlerine uyarak yürüyüşe başlayacağıma dair kendime tembihte bulundum. Sonra antiaging gündüz kremimi de sürüp yola çıktım.  Havanın serinliğini ruhumda da hissettim. Sessizce kendime bile itiraf etmeye korkarak içimdeki huzurun şükrünü eda ede ede geldim.  Elemtere fiş, şeytanın gözüne şiş...

26 Eylül 2014 Cuma

EMANET

Bu gün günlerden Cuma! Evet çünkü sabah çok zor uyandım, cumartesi falan zannettim, zamanı hatırlayamadım, yataktan kendimi toparlayamadım falan. Harbi dağılıyorum yani ;))) Dün akşam eve gelirken trafikte paçayı zor kurtardım bir yaşlı adamdan. Kornalarımı duymadı, sellektörlerimi görmedi, koca arabayla beni görmedi üzerime üzerime arabasını kırdı. Dedim hem kör, hem sağırsın be amca ne işin var yollarda. Sonra eve kadar düşündüm, sadaka mı vermedin yakın zamanda? I-ıh, birinin ahını mı aldın? I-ıh. Başka bişey var, var muhakkak düşün düşün. Buldum! Birinin emaneti vardı üzerimde. İki haftadır yoğunluktan başımı kaşıyamadığım için unutup, yerine ulaştıramadığım bir emanet! Tamam bu dedim. telefonu ofiste kaldı, ancak sabah ulaşabileceğim. Sabah'a kadar Allah beni korusun :(( Sabah erkenden evden çıktım, ilk kez çocuğu bile yolcu etmeden. Telefon numarası ya atıldıysa, ya bulamazsam diye diye gelip de numarayı bulunca heyecandan elim ayağım titredi. Hemen aradım ama açan olmadı, tekrar, tekrar. Yok :( Neyse ki bana döndü. Emanetini verdim. Rahatladım, kuş gibi oldum. Ölsem de gözüm açık gitmez. Aman! Bu emanet işi sadakadan, zekattan daha tehlikeli işmiş! En iyisi bir daha bulaşmamak! Veya eline yüzüne bulaştırmamak! Tövbe Bismillah! Mübarek cuma günü!...

19 Eylül 2014 Cuma

SİGARADAN KURTULMAK

 

      
     İki üç gündür yağan yağmurla artık sabahları soğuk ve bulutlu oluyor. İnsanoğlunun ne enteresan bir varlık olduğunu düşünüyorum. Artık yazın upuzun süren gündüzlerinden yorulduğumu hissediyorum. Kış mevsiminin uzun gecelerinin ne büyük nimet olduğunu fark ediyorum. Kıştan çıkıp baharı beklerken de hem soğuktan, hem kapalı havalarda kapalı kalmaktan ne kadar yorulmuş hissettiğimi hatırlıyorum. Dört mevsimi veren Rabb'e şükürler olsun. Yani biz insanoğlunun memnuniyetsizliği, çabuk sıkılması, tez canlılığı çekilecek gibi değil vesselam. 
            Tıpkı ilkbahar gibi bu sonbahar da bana iyi geldi. İnsanlık için küçük kendim için büyük bir karar verip sigarayı bıraktım. Bugün altıncı gün ve inanılmaz mutluyum. İrademi görmek, sigarasız yaşamak, her gece yatarken haldır haldır dişimi fırçaladığım halde yine sigaranın pis kokusunu duymaktan kurtulmak, her içtiğim sigaranın elimde üzerimde kalan kötü kokusuna katlanmaktan kurtulmak, beynimdeki "sigara içen ilkel insan" proto tipinden kurtulmuş olmak, sadece kendime değil oğluma da iyilik etmiş olmak, annemin küçümseyen bakışlarından kurtulmuş olmak, babama dil ucuyla "içmemelisin" demenin ezikliğini yaşamış olmaktan kurtulmak, her oksijeni bol yerde ciğerlerimi temiz hava yerine binbir zehirli sigara dumanı ile doldurarak sağlığıma, ciğerlerime verdiğim zararı bile bile nasıl sürdürdüğümü anlamıyor olmaktan kurtulmak, geçirdiğim zatürrelerde bile sigaraya devam ettiğimde yaşadığım pişmanlıklardan kurtulmak, genetik kalp damar hastalığına doğru hızla yol aldığım için korkularımdan kurtulmak paha biçilemezmiş. Ne kadar sevinsem, ne kadar mutlu olsam azdır. Nitekim bu hafta yaşadığım eni konu stresler bile motivasyonumu ve keyfimi kaçıramadı. Bunları yazıyorum ki belki düşünüp de kurtulamayanlara bir yardımı olsun hissettiklerimin. Korktuğum kadar zorlanmamış olmak da beni çok sevindirdi. Akşamları aldım elime bir örgü oyalandım, aklıma geldikçe alışkanlıkla gidip balkonda sigara içtiğim koltuğa  oturup geri döndüm. Neskafe ve kahve çok çırpındığım zamanlarda teskin edici oldu. En çok telefonla konuşurken içtiğim için telefonla konuşmayı kestim. Yemekten sonra sigara içtiğim koltuğa sigara içtiğim süre kadar oturup kalktım :) En çok sigara içen ahbaplarımla buluşunca ölçüyü kaçırıyordum ki, dün akşam onlarla oturup sigarada onlara eşlik etmedim ve o korkumu da biraz yendim. Her sabah uyandığımda bir gün daha oldu diye mutlu oluyorum. Siz de bunu kendinize hediye edin ve bu ilkel alışkanlıktan kurtulun. Şayet içmiyorsanız da kendinizle gerçek anlamda bir kez daha gurur duyun. 
         Sırada tekrar spora ve yürüyüşlere başlamak var :)) Yaşasın sağlıklı hayat :)))

15 Eylül 2014 Pazartesi

LİSENİN İLK GÜNÜ

      Uzun çam ağaçlarının gölgelediği süs havuzunun etrafını koyu kırmızı güller ve tahta banklar çevreliyordu. Yerdeki çimenler her zaman tarakla taranmış gibi tertemiz ve bakımlıydı. Bu bahçe ve okul binasının arka tarafına doğru uzanan daracık ağaçlı bahçe bizim için öğlen molalarında bulunmaz bir vaha gibiydi. Lise müdürümüz titiz, aksi, disiplinli, tavizsiz ve oldukça suratsız bir adamdı. Değil biz öğrenciler, öğretmenlerimiz bile kendisinden çekinirdi. Her teneffüsden derse girildiğinde koskoca lise binasını, çalışanlara tepeden tırnağa paspaslatır, tuvaletleri, lavaboları da yıkattırırdı. Bizler ne kadar aksi olursak olalım  koridorda bahçede öyle haa hooo diye bağırış çığırış, atlayıp zıplayamazdık. Her zaman bir ölçü olurdu hareketlerimizde. Yoksa müdürümüzün "hayvan kızım", "hayvan oğlum" lafını yemek vardı onca kalabalıkta. Adam pire gibi koridorun başına dikilir iki elini tırnaklarından birbirine kanca yapar tek tek tipimize bakardı. Bunları bu sabah aynı liseden mezun olduğumuz eşimle hatırlayıp konuştuk. Birlikte oğlumuzu yeni başlayacağı liseye götürüp biraz bahçede etrafı temaşa etmişiz ikimiz de. Ne okul bizim okulumuz, ne öğretmenler ne öğrenciler ne de müdür. Çok daha yüksek puanlı olan oğlumuzun okulu bizim eski lisemizin yarı kalitesinde ve yarı estetiğinde bile değildi. Müdür okula herkesten geç geldi, eğitim öğretim yılının ilk gününde hem de! Geldikten en az kırk dakika sonra öğrencileri topladı ve bir kürsü bile olmadan, hala  haa hooo eden yüzlerce öğrenciye hitap etmeye çalıştı. Öğretmenleri de kalkıp öğrencileri susturup disipline katkıda bulunacakları yerde biz velilerle etraftaki banklarda oturuyorlardı. Sonra müdür bey onları da öğrencilerin ardından okula davet edince zoraki yerlerinden kımıldanıp ayaklandılar. Ne verebilir ki bunlar çocuklara dedi eşim. Belli ki çoğu maaş için burdalar, yoksa orda müdürün yanında veya çocukların yanında olurlardı dedi. Ümitsizce arkalarından baktım. Her şeyin bu kadar yozlaşmış olacağını başkası anlatsaydı inanabilir miydim? Hayır!... Şimdi bu çocukların orda dört yıl tutulmasına gerek var mı? Hayır asla! Belki de işsizler ordusunu bir yıl daha oyalamak için getirilmiş bir düzenleme. Ve dört yıl sonunda alacakları diploma iyi bir fakülte olmazsa hiç bir işlerine yaramayacak :( Çünkü hayata dair hiç bir şey öğrenmiş olmayacaklar!... 
       Eşim haklı, ne verecekler ki bu çocuklara!... Ne sevgi görebildim etrafta, ne estetik, ne de disiplin. Gören  bilen varsa haber versin...
      (Bitmeyen eğitim kaygılarım :'(  )

2 Eylül 2014 Salı

BEDEL!...

           Zamanda kopuş varmış sanki. Bir yerde yedi uyurlar gibi üç yüz yıl olmasa da üç beş yıl kopmuş gibi oluyor. Ya da ben öyle hissediyorum. Bazen her şey anlamını, zamanını, mekanını yitiriyor. Bir çeşit beynin kendini saklaması gibi. Vücutta kaybolup kendisi olmadan her şeyin anlamsızlaşacağını seyre dalması gibi. Ruh ya da beyin bizi değiştiren, renklendiren, sevdiren, ittiren, çekici kılan, ayrıştıran, yöneten, elinde tutan. Ne diyelim veren Allah'a sonsuz şükürler olsun. Allah bedenimizle ruhumuzu birbirinden ayırmasın. Mazallah biri diğerinden geri kalınca veya beden ruha yetişemeyince ayrı bir maskaralık zuhur ediyor. Allah işte öyle güzel bir ölçü ile yaratmış ki burda aklıma Şeyh Galip'in şu mısraları geliyor;
            Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen,
           Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.
Yani "kendine dikkatlice  bak, sen alemin özüsün, sen varlıkların gözbebeği olan insansın." Tabi Türkçe'nin zenginliği işte burada. Şeyh Galib'i nasıl anlamak istersen öyle anlama özgürlüğünü kim kısıtlamış ;)) Dil'in ahengi ve güzelliği... Şeyh Galip bu mısraları günümüz kadınları için söylemiş sanki. Bir kaç gündür feysbukta hanım arkadaşlarımı eşleriyle görür oldum. Her bir çiftte ağzım şaşkınlıktan açık kaldı. Erkekler Cem Yılmaz'ın reklam filmindeki Hollywoodda böyle yaşlandırıyorlar diyerek yaşlı adamı pudraya boğması gibi adamlar yaşlanıp gitmiş, kadınlar mazallah gençlik iksiri yutmuş gibi dimdik ayakta :))) Ay ne fena bir durumdur bu. Tıpkı bedenle ruhun ayrışması gibi geliyor bana. Adam belli ki hayatı kazanmak için çok mücadele veriyor, kadın da o arada yaşlılığa karşı mücadele vermiş. Adam kapitalist, vahşi, ezen ezene, kıran kırana iş yaşamında ayakta durmaya çalışırken, kadıncağız da diyetisyenlerle, güzellik uzmanlarıyla, kremlerle, besin destekleriyle yaşlılığa karşı dimdik ayakta durmuş.  Şimdi hanım arkadaşlarım iyi ki bloğumu okumuyorlar mazallah binbir savunma duyardım; çocuk baktık, yemek yaptık, temizliğe kadın bile almadık, hep destek olduk, hep arkalarında durduk vs. vs... Ama en iyi dayanıp döşenmiş evlerde, en iyi arabalarda, en iyi kılık kıyafetlerle salınmanın bir bedeli var ve bu bedeli de bir ödeyen!... 
    Bu kadar kısa zamanda fiziken bu kadar değişmelerine sebep olan hayat yükü bana ister istemez şunu dedirtiyor "değer mi?" Gençliği bile tarumar etmeye yeten üç-beş yıl ise, hayatın geri kalanını dünyamızı imar etmek için çırpınmaya değer mi??
       (Düşüncelerin yazıyla kendine hayat bulması)

29 Ağustos 2014 Cuma

ÇARESİZLİĞİN NİMETLERİ YA DA FRANZ KAFKA BİLİMLER AKADEMİSİ'NE RAPOR

        Uzun zamandır süren sıcak ve bunaltıcı havalardan sonra bu sabah serin ve kapalı hava çok iyi geldi. Dün sabahki feveranlarıma neden olan trafik magandaları ile de bu sabah karşılaşmayınca güne sükunetle başlamak kısmet oldu. Nadir bulunan bu güzel sabahı üç beş sayfa kitap okuyarak taçlandırmamak olmazdı. Fakat galiba kitap okuma isteğimin arka planında beyine ısınma hareketleri yaptırmak da yatıyor. Kafayı dağıtmaya çalışmak da. Malum günlerden cuma, müslümanlar için "ibadet ve bayram,"  İstanbul için "ödemeler ve stres" vakti. Blogda hemhal olduğumuz  gönüldaşlarım bilirler yeni kitaplar sipariş ettiğimi. İşte onlardan "Su Üstüne Yazı Yazmak" ile başladım okumaya. Kitap hakkında yorumumu kitabı bitirince yaparım inşallah. Fakat 217. sayfasında Şeyh'in şu sözleri paylaşılmaya değer bulunarak bunca yapılacak işimin arasına giriverdi ;)) 
            "Tasavvuf Yolu" diye devam etti şeyh, "tembellere göre değildir." Kur'anı hala öğrenemediğimiz için bizi paylayarak, tek tek, kaç sure, kaç ayet bildiğimizi sordu. "Ayet ezberlemek, zihnin diğer kabiliyetlerini de keskinleştirir." dedi. "Allah'ın bize emanetleri yanlış kullanılırsa, daha kötüsü, hiç kullanılmazsa, hepsinin elimizden alınabileceğinden emin olabilirsiniz".
            "Nacizane ben de tıpkı böyle düşündüğüm için çok beğenerek paylaştım. Dün gece  uyumak için yatağına girmiş olan oğlumun yanına giderek; benim kitaplarımla birlikte O'na aldığım polisiye romanların ilkini bitirip bitirmediğini sordum. "Bitmedi" dedi. "Peki Farukhan bu yaz boyunca eline Kur'an almadın, kitap okumuyorsun, yazı yazmıyorsun. Sadece internetten gazete okuyarak entellektüel olabileceğini sanıyorsan ancak ola ola çoban olursun demedi deme" dedim. Bu yaz ergenlik döneminde olduğu için midir nedir anlayabilmiş değilim bence oldukça kısır bir yaz geçiriyor ve ben bu zamanına acıyorum. Oysa biz bu yaza kadar hep O'nunla yarış halinde bir sürü kitap okur, yine birlikte Kur'an öğrenme/okuma çalışması yapardık. Hatta daha küçükken 3. 4. sınıfların yaz tatillerinde günlük de tutup, arada bir öykü de yazardı.
          Yine kitaptan Şeyh'in anlattığı Franz Kafka'ya ait "Bilimler Akademisi'ne Rapor" öyküsünü aşağıda sizinle paylaşarak bugünkü yazıyı sonlandırayım.
           Öykü, kendi memleketinin balta girmemiş ormanlarında yakalanıp, hayvanat bahçesine gönderilmek üzere gemiye konmuş bir maymunun ağzından anlatılıyordu. Sahne, maymunun gözünde gözlük, sırtında muhafazakar ve medenilere özgü cübbesiyle, Bilimler Akademisi'nin önünde kürsüye çıkışıyla açılıyordu.
           "Maymun, bond çantasından raporunu çıkarır ve okumaya koyulur. Nasıl yakalandığını ve hayatının geri kalanını hayvanat bahçesinde hapsedilerek geçirmek gibi korkunç bir felaketten kurtulmak için, kendisini esir edenleri taklit etmekten başka çare bulamadığını anlatır. Daha kafesindeyken, onların ses tonları ile hareketlerini taklit etmeye başlar. Bu gelişme gemide hayli ilgi uyandırır ve maymun, kaptanı eğlendirsin diye kaptan kamarasına alınır. Böylece gemi limana ulaşıncaya kadar, maymun kendini esir edenlerin yaşayış tarzına büyük ölçüde hakim olur. Nitekim çok geçmeden konuşmaya da başlar. Bir yıl sonra kaptan ve rahiple birlikte kahvaltı ediyordur. İki yıl sonra bir üniversite bitirir, beş yıl içinde de öğretim görevlisi unvanını hak eder ve o korkunç hayvanat bahçesi akıbetinden kurtulmak uğruna, on yıl sonra Fransız Bilimler Akademisi üyesi olur. Neredeyse bir türden bir başka türe dönüşmesini sağlayacak böylesine akıl almaz bir gayrete girişmesinin nedeni sorulunca da, büyük bir sadelikle cevap verir. "Başka çarem yoktu" 
           "Bu öykünün özü" dedi Şeyh, "harekete geçmek, amelde bulunmaktır. İnsan, çaresiz kaldığı noktaya gelip dayanınca, bazen kendisinden umulmadık şeyler başarabilir." 


26 Ağustos 2014 Salı

TURŞUNUN HİKAYESİ ;)

     

        Kuzey-doğuya bakan verandanın en başında Nuh Nebi zamanından kalma, kolları tarihten kopup günümüze dayanmaya çalışan, tüm eskiliğine rağmen önündeki elma ve ceviz ağaçlarından gelen esintinin verdiği huzurla üzerinde oturana kendisi rahatmış hissi uyandıran, annemin evden attığı eski koltuğuna annem, babam, ben sığışıp muhabbete devam ediyoruz. Tabi  annem her zaman olduğu üzere  boş oturmuyor, elinde kocaman bir sarımsak demeti bir yandan ayıklıyor bir yandan da  bana turşuyu nasıl kuracağımı belki onuncu kez tarif ediyor.  Eh ne de olsa artık kış harekatı dönemi. Verandanın diğer ucuna benim için fasülye toplayıp, ayıklayıp sermiş. Elime kocaman bir tencere ile ayıkladığı sarımsak ve fasülyeleri tutuşturup beni alelacele evime yolcu etti. Maksadı balık tutmayı öğretmek ben biliyorum. Annemin evvelden ezelden beri turşularını çok severim. Her nasılsa her zaman çıtır çıtır olurlar. Bu kez onun tarifi ve hazırladıklarıyla ben de kurdum. Sonucu merakla bekliyorum.  Şimdi ola ki fasülye turşusu kurmak isteyen olur diye annemin bana tarifini sizinle paylaşıyorum.
      Turşu kuracağı fasülyeyi mümkün olduğunca bebek fasülyeden seçer, yani en gençlerinden ve çıtırlarından. Kırınca çıt diye bir ses gelir ve hemencecik kırılıverir. Yani asla iri yarı fasülyeden kurmaz. Ve kaynamış (mümkünse klorsuz su) suya fasülyeyi atıp birazcık bekletip geri alır ve üzerine hemen soğuk su ile şok yaptırır ki fasülye hem diri kalır hem de iyice soğumasına yardımcı olmuş olur. İyice soğuyan fasülyeleri bu kez birer porsiyonluk olarak şeffaf derin dondurucu poşetlerine koyup buna bir yemek kaşığı kaya tuzu, 2-3 diş sarımsak doğrar ve bu kez kesinlikle klorsuz suyu bu poşete fasülyenin üzerine çıkacak kadar koyup ağzını bağlıyor. Sonra da bunları ister cam şişeye ister pet şişeye  diziyor. En sonunda  poşetlerin üzerine tekrar tuzlu su ilave edip en üste bir baskı koyuyor ki turşu poşetleri tuzlu suyun üzerine çıkmasın. Bir kaç gün bunlar taşıyor annem üste tekrar tuzlu su ilave ediyor. Yaklaşık bir hafta sonra artık turşu yenmeye hazır oluyor ve  takip etmeyi bırakıp karanlık ve serin bir yere kaldırıyor. Turşunun hikayesi annem için böyle. Aslında anlatırken zor gibi gelir ama zor değil, ayrıca zevkli. Hiç yapmamış olanlar için önce küçük bir deneme yapılabilir ki, lezzetini görünce daha büyük boyutlara geçilebilir. Hele ki artık olmuş turşuyu, bol soğanla ve sadece zeytinyağı, tereyağı, tatlı pul biber, tatlı kırmızı biber karışımı ile tava yaparsanız emin olun bu lezzete hayır diyemezsiniz.  

18 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR ÇİFT KURU YAPRAK

        Yüksek tavanın eskiye dair tüm boya badana kalıntılarını Trabzon'lu boyacı kazıdı indirdi. Aynı şekilde duvarları da. Sonra günlerce kırk derecelik sıcaklarda bin emekle her yer alçı ile sıvanıp, nil yeşilini andıran buz beyazına boyandı. Kapılar, pencereler de beyaz yağlı boya ile tekrar boyanıp cam gibi ışıldatıldı. Evdeki yerden tavana kadar kullanılan örtü, pırtı, halı, kilim, koltuk, kanepe ne varsa yıkandı paklandı. Yeni alınan beyaz ketene işlenmiş Antep işi örtüler bu bembeyaz ışıl ışıl olmuş eve serildi. Gecenin saat ikisine kadar kalan son işler de özenle yapıldı. Her yer öyle güzel ve ahenkli olmuştu ki ağızdan çıkan "bu evi gün ışığında da görebilecek miyim ki" sözü söyleyenin bile dikkatine mucib olmadı. Yaklaşık bir saat sonra büyük bir gürültü ile yattığı yatağın karşısındaki duvarın,  duvarda asılı aplik gece lambasının altından yarıldığını gördü ve gerisini hatırlamadı. Yatakta sırtüstü yatarken gördüğü manzaranın dehşeti ile yüzüstü dönmüş ve gayri ihtiyari başını kollarının arasına almıştı. O arada vücuduna düşen enkaz yığınlarının, gürültünün, tozun toprağın ne kadar sürdüğünü hatırlayamadı. Sanki arada film kopmuştu. Bilinmeyen bir süre sonra olduğu yerden kımıldanamadığını elini kolunu bacaklarını oynatamadığını fark etti. Eşine seslendi, ya da seslendiğini zannetti. "Yaşıyormusun!", "yaşıyormusun cevap ver lütfen!", "sevgilim beni duyuyormusun?" Cevap yoktu. Öldü galiba dedi! O'nu kaybettim. Herşey buraya kadarmış!... Benim de yaşamamın bir anlamı kalmadı. Kim bilir belki ben de yaşadığımı zannediyorum. Belki ben de bir ölüyüm şu anda diye düşündü. Artık çırpınmaktan da vazgeçmişti. Sonra bir ses duydu! Önce cevap veremedi, konuşamadı, çünkü kendisini bile bilebilecek durumda değildi. Tekrar tekrar, az önceki kendi soruları sanki geri yankı yapar gibiydi. Cesaretle cevap verdi, "yaşıyorum!" "yaşıyorum ama kımıldanamıyorum, kollarımı kurtarabilirmisin? Eşi kollarına ve başına düşenleri temizledi ve birbirlerinin yaşadığını gördüler ay ışığında. Evet gökyüzünü görüyorlardı. Birbirlerini çekeleye çekeleye oldukları yerde doğruldular, çatının kiremitleri, kocaman beton kolonuyla yataklarının üzerine, hemen yanlarına inmişti.  Sadece bir leyleğin yuvası büyüklüğünde boşluk açmıştı Allah onlara hayat olsun diye. (Yaklaşık bir ay önce bir Hilye-i Şerif'i tam yatak odalarının olduğu kısma gelen 2 kat aşağıdaki dükkanlarına asarken şu cümleler geçmişti aralarında. "Bunun ne olduğunu biliyor musun? "Efendimiz'i anlatmıyor mu o?" "Evet ama bu Hilye'yi asarsan şayet asılı olduğu yeri afetten, musibetten korurmuş", demişti adam. Kadının bu tür inançları biraz zayıftı. Peki o zaman bunu odamızın olduğu kısmın altına asalım diyerek birlikte dükkanın duvarına asmışlardı)  Bulundukları yerden yardım almadan kurtulmaları pek mümkün görünmüyordu. Zaman sonra yardıma koşuşan konu komşu tarafından enkazdan indirildiler. (Hilye'nin asılı olduğu duvar dimdik ayakta idi) İlk önce kadın kendisine giyecek bluz, etek, eşarp ve terlik aldı evlerinin tam karşısındaki tek katlı, eski, bahçeli evin sahibesi yaşlı kadından. Sonra indikleri enkazın altında kalan diğer insanları kurtarma yardımı istemek için eşiyle camı, kaportası evden düşen enkazdan kırılıp yamulmuş arabalarına binip itfaiyeye, polise gittiler. Fakat nafile yere dolaşıp tekrar enkaza döndüler.  Heryer yıkıldı, başınızın çaresine bakın dediler. Ve aylarca başlarının çaresine bakmayı öğreneceklerini bilmeden çırpındılar sabahın ilk ışıklarına kadar. Sabah olunca gördüler ki her yerleri kan revan içindeydi. Birlikte enkazdan çıkarılanların peşinden hastaneye gittiler. Bahçeye çıkarılmış, yerlere yatırılmış yüzlerce hasta, yaralı içinde yere oturtulup onların da yaralarına dikişler atıldı, bandajlandı, oldukları yere yatmaları tavsiye edildi.  Hastane personeli acele ile yanlarından ayrılıp bahçede etrafına çarşaf gererek duvar örülen kadına doğumunu yaptırdılar onlar ordayken. Gün yavaş yavaş öğlene dönmeye başlarken afetin taa Gölcükten berisini yıktığını öğrendiler. Nereye gideceklerini bilmeden şehrin bir doğusuna, bir batısına dolanıp durdular. İkindi namazında binalarındaki enkazda kalan yeğenlerinin cenazesine katıldılar. Kimin nerde, hangi hastanede olduğunu bilmeden, nerde nasıl sabahlayacaklarını bilmeden akşam ettiler. Bu evsiz kaldıkları ilk akşamdı fakat elbette son akşam değildi. Aylarca rüzgarın önündeki kuru yaprak gibi savrulup, bir oraya bir buraya uçtular... 

            (17 Ağustos'un anısına)  

14 Ağustos 2014 Perşembe

SONBAHARDAN ÖNCE

     
      
      İncir ağacının hafif rüzgarla sallanan dallarının, balkon kapısından odaya süzülüp, yerdeki eski el dokuması kilimin üzerine düşen yapraklarının güneşle raksını izlerken içime sonbaharın ılık ve tatlı hüznü doğdu.
    Usulca kitaplığa uzanıp keyifle okuyacağım bir kitap seçip, demir başlıklı karyolaya tersinden yüzüstü uzanıp yüzümü balkondan yansıyan yapraklı ışığa, ayaklarımı yastığın üzerine koyup okurken de uykuya dalmak galiba en sevdiğim ve en kadim geleneklerimden olduğu için şimdi de aynısını yapmak istedim. Ne zamandır aklımda olup okuyamadığım Canan Tan'ın Piraye'sinden başladım. Akıcı ve güzel bir romandı. İyi geldi. Hem üniversite yıllarımı hatırlattı hem de  uzun zamandır bir kitaba yoğunlaşamamanın verdiği korkuyu içimden attırdı bana. Yazın yapılacaklar listesini iyi kötü çentikledikten sonra, sıra sonbaharın yavaş yavaş yerini uzun kış gecelerine bırakacağı günlerden önce kendimize daha çok kalacak vakitleri için yavaş yavaş kitap biriktirmenin zamanı geliyor gibi. İlk aklımda olanlar Muhyiddin Şekur'un Newyork Times'ın en çok satanlar listesine de girmiş olan "Su üstüne yazı yazmak" ile "Gölgeler koridoru" nu  alıp yola devam etmek. O kadar çok kitap birikti ki aklımda, keşke şu akıllı telefon, akılsız medya, tv, vs... boş işler cehennemine yuvarlanmamayı bir becerebilsem. 
    Hani şu fıkralarda Temel'e sorarlar ya hep; ıssız bir adaya gidecek olsan yanına ne alırdın diye. Bana ya da bize soracak olsalar herhalde yanımıza interneti mi almazdık ne! Sanal alemde merak ettiğimiz her şeyi bildik, bulduk, gördük de ne oldu?  Başı arşa değen, ya da mutluluktan kanat çırpan var mı aramızda???
     Unutmadan bir de sonbahardan önce; bu yaz annemde yediğim şeftali reçelini yapmanızı size de tavsiye ederim. Benim gibi reçeli hiç mi hiç tüketmeyen birine bile mayhoş tadı ve uçuk pembe rengiyle kendini sevdirdiyse, reçel severler için iyi bir kahvaltı seçeneği olacaktır.
            

4 Ağustos 2014 Pazartesi

GECE YOLCULUĞU

     Geçmişte yaptığım gece yolculuklarının güzelliğini nasıl farkedememişim? Oysa şimdi akşam güneşinin batışından sabah güneşinin doğuşuna kadar gecenin içinde kendimi sarılıp sarmalanmış gibi hissettim. Batıya doğru yol alırken doğan güneşin arkamızdan engin  gökleri, yeni biçilmiş sapsarı uçsuz bucaksız buğday tarlalarını, tek tük ağaçlı yüksek yüksek tepeleri, bu tepelerin aralarında gizlenmiş üç-beş ev bir cami, bir tutam yeşillikten ibaret köyleri, önümüzde uzanan inişli çıkışlı,  gittikçe gitmek istediğim yolları sabırla, azimle, özenle ışıl ışıl aydınlattığını gördüm! Hayatın yeni bir sayfasının açıldığına şahitlik ettiğim için olmalı içim kıpır kıpır oldu. Yol kenarında durup elimizi yüzümüzü yıkayıp arkamıza baktık. Arkada herşey sanki çok daha hızlıydı! Nasıl güneş  doğuda batmak için acele ediyorsa doğmak için de acele ediyor gibi geldi. Batının uyuşukluğu bundanmıdır ki diye düşündüm, geç batan, geç doğan güneşin rehaveti var sanki üzerimizde. 
        Ömür vefa eder, Allah nasip ederse ilk fırsatta memleketimin bir başka doğusundan bu seyahatleri devam ettirmeye karar verdik! Ne ki güneş bizi yine arkadan uğurlasın...

21 Temmuz 2014 Pazartesi

GÜNEŞ DOĞMADAN ÖNCE

           Sabah namazı vakti birazdan çıkacak. Güneş  pencereye tam karşıdan vuruyor. Üstelik hem yatak odasına hem salona hem de mutfağa! Yani bizim evde sabahtan pek kaçış yok! Fakat bu sabah serin  ve yağmurlu olacak.  Sol bacağım ağrıyor. Yağmuru bir hafta öncesinden bildiren ağrılar :( Oğlum  "Kemal Sunal gibisin anne" diyor.  Evet diyorum;  öyle ki ağrının şiddetine göre nerdeyse nasıl bir yağış olacağını bile tahmin edip güldürüyorum onu. Çok şükür ki bizim dertlerimiz; her an anneyi ya da evladı kaybetme kaygısı değil!  Az önce Gazzede  İsrail  teröristlerinin  10-12 yaşlarındaki iki kız çocuğunun annelerini ellerinden zorla alıp zırhlı araca bindirmelerini ve o küçük iki kızın kalbimi yırtan çığlıklarını izledim. Bacağım ağrıdığı için sahurda ilaç alsaydım keşke diye hayıflanıp duruyordum.  Sonra içimde yanan ateş, ağrımı taa gerilerde bıraktı.
         Güneş doğdu, boğazım düğüm düğüm, gözlerimde yaş! Elimdeki telefonun tuşları çifter çifter oldu, sonra hepsi karıştı birbirine....

13 Temmuz 2014 Pazar

MİM ETKİNLİĞİ


   

"Biz Kimiz Kadınız" blogunun sahibesi sevgili Kadriye  arkadaşım beni mim etkinliğine davet etmiş. Kendisine teşekkür ederim. Öyleyse biz de bu naif soruları cevaplayalım bakalım sonuç ne çıkıyor :)) Ben de merak ediyorum ;) 

1- En çok kırıldığın / incindiğin kelime?
   Bunu tek bir kelime değil de; içinde sevgisizlik hissettiren her kelime desem ;)

2- Seni en çok duygulandıran şarkı?
   Eski film müziklerini dinlerken galiba daha çok duygulanıyorum. Mesela İnci Çayırlı'nın "Kara kara gözler" şarkısı. Siz de dinleyin bakalım bana katılacak mısınız?

  3-Daha önce seni bırakan biri geldi.Senden bir şans istedi sen de o şansı verdin.Ama buna rağmen yine bırakıp gitti.Şimdi yine pişman ne yaparsın?
   Ona ihtiyaç duyuyorsam bir şans daha veririm :))

4- Nefret mi? Aşk mı?
    İkisi de yerinde lazım, ama aşk!

5- Birinin kalbini kırdığında nasıl gönlünü alırsın?
 Elbette özür dilerim, hatamı telafi ederim, kendimi anlatmaya çalışırım, gerekirse kırk takla atarım, ve bana da öyle davranılmasını isterim. Kalp çok hassas bir organ kırılınca zor teskin oluyor çünkü...

6- Nasıl ağlarsın peki? Bağırarak mı? İçine atarak mı?
  Ağlatan acının şiddetine göre değişen ağlama şekillerim vardır benim, kocaman gözyaşlarımla, hıçkırarak, sessizce :)) Allah ağlatmasın hiç birimizi...

7- En korktuğun şey??
    Çaresizlik...

8-Ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? Kendini nasıl sakinleştirirsin?
   Arabama atlayıp, rahatlayıncaya kadar yolculuk etmek beni çok rahatlatır, yola çıkacak durumda değilsem de Kur'an'dan rast gele bir yer açar okurum...

9-Bazen kızılmasından hoşlanırsın.Peki en çok ne için kızılmasından hoşlanırsın?
  Cehaletime kızılmasından hoşlandığımı farkettim.

10- Şiir/Müzik/Öykü/Deneme
     Şiir, öykü, müzik, deneme ve aslında edebiyatın her halini çok severim...

11- En son ne için ağladın?
      Gazze ve Srebrenitsa için :'(

12- Birinde hemen etkilendiğim özellik?
      Entellektüellite ve karizma ;)

13- Dayanamadığın şey?
      Nankörlük!...

14- En sevdiğin duygu?
   Evet benim de en sevdiğim duygu vefa ve saygı...

Ben de bu etkinliğe 1deligibi, Nihal Baysal Koçer, Neslihan'la Hayat, N. Narda, Yusuf ve Yunus'un annesi, Ayşe'nin Kozası, Değmesin Yağlı Boya'yı davet ediyorum. 


12 Temmuz 2014 Cumartesi

"BİZ HAYATI ÖĞRETİYORUZ BAYIM" RAFEEF ZİADAH

             Üzgünüm, bugün size mutlu başlayan ramazan ayından, mutlu giden tatilimden bahsedemeyeceğim. Artık kendimce  her ramazanda gelenek haline getirilmiş olduğunu düşündüğüm İsrail'in bebek katliamları, annelerin yüreğimizi yakıp kavuran çığlıkları, babaların çaresizlikleri ve tüm dünyada oluk oluk akıtılan müslüman kanına dünyanın seyirci kalmasının içimde büyüttüğü öfke kin ve nefretinden bahsedeceğim. Ve bu yazı tam da Srebrenitsa katliamının yıldönümüne denk geliyor. Zaten yahudilerin ve hristiyanların katliam yıl dönümleri yok!.. Olsaydı keşke diyorum artık! OLSAYDI DA KATLEDİLEN ÇOCUKLARIN ANNELERİNİ BABALARINI ANLASALARDI!... Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır. Ve bu haksızlığı görmezden gelen her kimse benim için dini, dili, ırkı, mezhebi, meşrebi fark etmiyor onlar da dilsiz şeytandır, velev ki müslüman olduğunu iddia etse de. Yıllardır, Bosna'ya ağladık, Filistin'e, Afganistan'a, Pakistan'a, Azerbaycan'a, Bulgaristan'a, Doğu Türkistan'a, Kuzey Kıbrıs'a, Mısır'a, Irak'a, Suriye'ye, Somali'ye....... Nerde müslüman yaşıyorsa kan gölüne çevirdiler, annelerin karnındaki bebekleri diri diri aldılar Karabağ'da, Bosna'da kadınlara babalarının yanında, kocalarının, çocuklarının yanında tecavüz ettiler. Bunlar pislik, hayvandan aşağı. Bütün bunlar tüm dünyanın gözü önünde yaşandı ve zalimler, zalimleri korudular. 
         İftarımızı açmak için kurduğum sofradan utanıyorum, elimden birşey gelmediği için sadece ağlayarak zalimlere beddua ediyorum. Aşağıdaki Filistin'li Rafeef Ziadah'ın "Biz Hayatı Öğretiyoruz Bayım" videosunu bu yazıyı okuyanlardan muhakkak izlemelerini arz ediyorum. Burdan izleyemezseniz ismini Youtube yazarak Türkçe alt yazılısı da var ordan izleyebilirsiniz. Son bir arzum da mazlum için dua, zalim için de beddualarınızı esirgememeniz. Yarın mahşerde elimiz, dilimiz, kalbimiz bizden şikayetçi olmadan... 
       
 Video için: Rafeef Ziadah 

(Zulme sessiz kalmayıp, mazlumun yanında olanlar elbetteki dini ne olursa olsun ancak dualarımızın misafiridir)

4 Temmuz 2014 Cuma

40 YAŞ RAMAZANI

        7 Ramazan 1435, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor. Yatakta hafif üşüyorum, akşamdan aralık kalan pencereyi kapatıp, perdeyi hafifçe yukarı çekiyorum. tam pencerenin karşısındaki masama kurulup ofisten getirdiğim minik bilgisayarımın başına geçiyorum. Kalbim pırpır etti, hissettim. Özlenen bir dostla muhabbetmiş gibi, bir huzur ve sevgiyle açtım ekranı. Hafifçe üşümeme rağmen üzerimdeki tiril tiril pijamaları değiştirmeye gitmiyorum. Bir telaşla yağan yağmurun heyecanıyla yazıyorum. Bu ramazanı unutmayacağım 40 yaşımın ilk ramazanı ve benim huzuru iliklerime kadar hissettiğim son yıllarımın en güzide ramazanı. Yaşımı sevdirdi bana, kendimi, iç huzurumu... Aynadaki ben daha bir belirginim. Uçuşup duran bir yüreğin arkasındaki bu kadını seviyorum. Aynanın gerilerinden öne doğru süzülüp fluluktan sıyrılan kadının arkasında bıraktığı kadını seviyor ve minnet duyuyorum. Şükür daima şükür, yere inen rahmet meleklerinin adedince şükür... Yağmur yavaşladı, pencerenin önündeki manolyanın yaprakları pırıl pırıl oldu. Yanına eşimle diktiğimiz elma, kiraz ve armut fidanları da nasiplerini aldılar... Bir de huzur ve sükunet...     Pencereyi açayım yağmurdan sonraki toprak kokusu iyi gelir şimdi. 

25 Haziran 2014 Çarşamba

MARAZ

        Hızla Ramazan'a yaklaşırken kalbim pır pır ediyor. Ne kadar şükretsek azdır. Fakat her ramazanda bir marazım çıktığı gibi bu ramazana bile girmeden daha yine bir marazım çıktı. Bir haftadır korkunç mide ağrılarım var ve beni epeyce yordu. Korkudan ne yiyebileceğimi şaşırmış durumdayım. Bugün inşallah bir doktora gideceğim! Son anda vazgeçmezsem. Bu kadar çileyi çekiyorum da bir doktor için hastanelere gitmek zulüm geliyor. Bir de ya doktor kötü bir şey derse korkusu var tabi :( Can kıymetli, hayat her türlü çilesine rağmen yaşanılası demek ki. Ama insanoğlu olarak hep bir nankörlüğümüz var nedense? Geçen günü oğlumun sosyal bilimler lisesinde okumak istemesi nedeniyle çareler üretmeye çalışırken gün içinde okula yakın bir yerlere taşınmaktan tutun da, işyerimin okula uzaklığını hesap etmeye kadar attım tuttum. Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. Kiralık evlere mi bakmadım, yol güzergahlarını mı hesap etmedim, neler neler. Ama günün sonunda çare üretememiş olsam da bir şeyin farkına vardım, ya da öğrencilik günlerimin  o yerleşik düzene muhtaç sefaletini hatırladım. Oh dedim Rabbim sana şükürler olsun meğer insanın bir evinin, bir düzeninin, bir yerleşikliğinin olması  ne büyük bir nimetmiş!.. O gün bu gündür daha bir şükreder oldum. Tüm öğrencilik hayatım boyunca ya da evleninceye kadar diyeyim bavul elimde gezmek zorunda kaldığım günlerde "bir gün yerleşik bir düzenimiz olacak mı" dediğimi hatırladım. Hatta aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen ne zaman bunalıp kabus görsem rüyamda dolabımı, yanımdan ayırmadığım yastığımı, bavullara sığdırmaya çalışır, kan ter içinde uyanırım. Artık nasıl bir sıkıntı bırakmışsa bende. Bir de sanırım ben biraz düzeni ve yerleşikliği seviyorum. Düzensizlik beni ben olmaktan çıkarıyor. 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinden sonra, çadırda bile yaşarken sadece mutfak, banyo ve ütü için gündüz girip çıktığımız bir ev kiralamış, gece tekrar çadırımızda kalarak  psikolojimi rahatlatmaya çalışmıştım. Evet yazarken hatırlıyor ve gülüyorum şimdi. Off bunun gibi ne düzen kurma hikayelerim var ;))) Şükür! Şükür bin şükür bu günlerimize... Hangi nimetini inkar edebiliriz ki Rabbim... 

11 Haziran 2014 Çarşamba

KREDİ KARTLARIMIZ VE BİZ

   
   Ayşe ayseninkozasi bugün çocuk işçilerden bahsetmiş. Altına yorum yazayım dedim baktım ki sayfalar olacak. Yazdım yazdım sildim, yazdım yazdım sildim. En sonunda sildiklerim peşimi bırakmayınca geldim soluğu burda aldım. 
        Dün de Brad Pitt'in yapmış olduğu 2014 yılı en iyi film, en iyi uyarlama senaryo oscarlarını almış olan 12 Yıllık Esaret adlı sinemayı izlemiştim. Film  özgür olarak New York'ta dünyaya gelip 1841 yılında kaçırılıp köle olarak satılan Solomon Northup'un 1853 yılında anılarını yazdığı Twelve Years a Slave adlı kitaptan sinemaya uyarlanmış. Köleliği çarpıcı, can alıcı sahnelerle gözler önüne seren dramatik ve izlenesi bir yapımdı. Solomon Northup'un yaşadıkları milattan önce değil, bundan 160-170 yıl öncesine, yani bizlerden epi topu 7-8 kuşak öncesine ait. Şayet bir zenci olarak dünyaya gelmiş olsaydık muhtemelen dedelerimizin, ninelerimizin  köleliğin binbir acılı, trajik öykülerini bizler de dinlemiş olacaktık. Buna neden vurgu yapıyorum. Çünkü dünyada teknolojiler büyük bir hızla değişse de sömürge zihniyeti aynı hızda değişmiyor. Daha kurnazca ve daha kuzu postuna bürünmüş kurt olarak sömürgeciler dedelerinin mirasını devralmış durumdalar. Dünyanın en çok kazanan şirketleri ile Türkiye'de en çok kazanan şirketlerin listelerine hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama ben dikkat ettim ve gördüm ki Türkiye'nin en çok kazanan şirketleri "bankalar" Evet çünkü biz ülke olarak anne-baba, çocuk çömbelek bankalara çalışıyoruz. Ve biz ülke olarak şu anda Avrupa, Amerika bir yana Çin'den bile çok çalışıyoruz. Haftalık çalışma saatimiz yasalarda 45. Maksimum çalışma saatimiz ise 55. Yani 45 saat çalıştırılan bir işçi fazla mesai ile haftada 55 saat çalıştırılabilir. Sabah sekizde iş başı yapacak olan işçi en iyi ihtimalle sabah evden yedide çıkıp, akşam altıda mesaisini tamamlayıp evine de yedide ulaşır. Yani sabah yedi akşam yedidir bir insanın ömründen giden. Günde 12 saat çalışma hayatı için tüketilen zamandır. Tamam bu kadar işsizlikte buna da eyvallah dedik halk olarak. Sevindik, işimiz oldu, sosyal güvencemiz oldu. Genel Sağlık Sigortası prim borcumuz olmadı. Tam maaşımız da olacaktı ki maaş alacağımız bankadan tarafımıza düzenlenmiş kredi kartına olan yağ, şeker, çay, çocuk bezi, peynir zeytin, benzin, fatura borcumuz, maaşımıza garantili kullandığımız düğün dernek, araba, başımızı sokacak ev, bir başka borcu kapatabilmek için kullandığımız kredilerimiz maaşı bizden önce çektiler. Efendim diyor birileri kullanmasınlar kredi kartlarını, kredileri. Bu bana "ekmek yoksa pasta yesinler" sözünü hatırlatıyor. Çünkü bu günlerde kredi kartı veya kredi kullananlar halkın en dar geçimlisi veya işçi-memur-küçük esnaf sınıfıdır. Ve borçlarının tamamını ödeyemeyip dünyanın en yüksek faizleri ile sistemde çırpındıkça battıkları için bankacıların en gözde, en yağlı müşterileridirler. İmkanı veya aklı başında olan hiç kimse bu durumda olmak istemez. Çünkü bankalar sinekten yağ çıkarıyorlar. Gönderdikleri esktrenin pul parasını dahi hesap ekstresine, açtıkları 50 kuruşluk telefonun bedelini dahi beş katı ile alacaklarına ilave ediyorlar. Yıllarca çalışıp sadece bir ev sahibi olmak için tokiye veya bankalara 10 yıl-15 yıl evin ederinin en az üç katını ödemek sizce kölelik değildir de nedir? Bugün  oturulabilir denilecek minimum şartlardaki bir evin yine minimum fiyatı 180-200  bin ki bunu şayet bankadan veya tokiden kredili olarak almaya kalkarsanız ödeyeceğiniz rakam 300-320 bin civarında bir de 180 binlik evde 32 binlira gibi bir kdv var, etti mi size 350 bin lira. Asgari ücretliden zaten bahsetmeyelim, aylık ortalama geliri 5-7 bin lira skalasında olan bir haneden bahsedelim. Bu hane ülkemizde karı-koca memur olan veya karı koca az buçuk vasıflı olarak ücretli çalışan orta halli sayılan bir hane oluyor ve bu ailenin bir ev için ödemesi gereken aylık taksit 2600 TL civarında. geri kalanı ile de geçinip, çoluk çocuk bakacak(!) Olmuyo be ne kadar çarpsan, çıkarsan, toplasan, bölsen olmuyor. Bilmem anlatabiliyor muyum. Biz çalışmaktan yüksünmesek de millet olarak, emeğimizin sömürülmesinden çok yorulduk. Birilerinin cebi dolsun diye birileri kan ağlıyorsa ilahi adalet buna razı olmaz. Altı üstü taş, toprak, tuğla olan evler için ödenen rakamlarla bu ülke de nice işler kurulur, nice insancıklar kölelikten kurtulurdu. Ev sadece basit ve genel bir örnek! 
      Son söz şu ki; kesinlikle bizim ülke olarak, halk olarak bu sistemden, bu sömürü düzeninden kurtulacağımıza inanıyorum. Evet içinde bulunduğumuz tablo bu kadar vahim. Evet siyasi irade de şart. Ama her şeyden önce biz halk olarak artık neyle mücadele edeceğimizi, ve neyi nasıl kullanacağımızı öğreniyoruz. Sanal gündemlerden ziyade  gerçek gündemimizle ilgilenebildiğimiz ve birlikte hareket edebilecek kadar geliştiğimiz zaman herşey düzelecek... Ben hala inanıyorum...

5 Haziran 2014 Perşembe

ÜÇ GÜN SONRA

          
     Üç gün sonra benim doğum günüm. Otuzlu yaşlarımın her birine ayrı ayrı minnet borcum var. Bana her yıl farklı bir ayna tuttular. Neler neler gördüm o aynalarda ben; dışımı, içimi, kafamı, ruhumu, sevdiklerimi, sevmediklerimi, hoşlandıklarımı, nefret ettiklerimi. Eksiklerimi, fazlalarımı...   Ah eksikliklerimin hiç bitmeyecekmiş gibi gelen çilesi, bir iki parçacık fazlalıklarımın sefası... Yüzümde yavaş yavaş beliren çizgilerin, saçlarıma düşen akların korkuları... İyisiyle kötüsüyle yaşamak her şeye rağmen güzeldi.
             Rabbim bundan sonrası için dünyada ve ahirette cennet sefası ve peygamber ahlakı versin. Ellerimi hiç bırakmasın. Sevgisini esirgemesin üzerimden. Beni de sevdiklerine katsın inşallah.                                                                     Sizleri de...

3 Haziran 2014 Salı

ŞİMDİ BANA KAYBOLAN YILLARIMI VERSELER

     
   
        Bu sabah içimden sadece Sezen Aksu şarkıları dinlemek geliyor. Yağmur, bulut, trafik, iş güç, tantana... Almayayım ben. Üstü kalsın. Gelin beraber dinleyelim.

http://www.dailymotion.com/video/xgl0n2_sezen-aksu-simdi-bana-kaybolan-yillarimi-verseler_music

30 Mayıs 2014 Cuma

BABALAR VE OĞULLAR

       
   Turgenyev 1859 yılında yazmış "Babalar ve Oğullar" romanını. Yaz sıcağının tepemizde boza pişirmeye başladığı bir pazar günü, markette kasiyerle lak lak ederken seçip aldım ben de. Canım Rus edebiyatı okumak istiyordu zaten. Biraz gri gündemden uzaklaşmanın, kitapların romantik dünyasında kaybolmanın iyi geleceğini düşünüyordum. Haklıymışım. Haklıymışım da kitabın yazıldığı 19. yüzyılda dünya henüz bugünkü anlamda sanayileşmediği için bana bir değişik geldi tabi. Beni; kitabın asıl konusu olan babalar ve oğullar arasındaki kuşak farkından ziyade bir sinema izliyormuşçasına ikincil olarak 19. yüzyıl Rusya'sının durumu daha çok ilgilendirdi. Dünyada ve Rusya'da yoksulluğun tavan yaptığı yıllar!... Rahmetli babamın babaannesi anlatırdı mesela bize o yılların Türkiye'sini, pardon Osmanlısı'nı. Biz ailede büyük babaanneye; Ayşe annenin kısaltılmışı olsa gerek "Ayşana" diye hitab ederdik. Bembeyaz, pırıl pırıl yüzünde, buz mavisi gözlerinde hep hüzün ve gözyaşı vardı. Osmanlı'nın son yüzyılındaki göçlerden Ayşanamız da en acı şekilde nasibini almış ve bu dramı hayatı boyunca unutamamış ve bizlere de hayatının son zamanlarında bile büyük bir keder ve gözyaşlarıyla anlatır dururdu.. Babasını savaşta kaybeden  bu pirüpak asil kadın, dul kalan annesi, kendisinden (kendisinin 5-6 yaşlarında olduğunu söylerdi) küçük 2 erkek kardeşi ve dayıları ile yaptığı bu aylarca süren göç yürüyüşünde annesinin sırtında giden, ve küçük oldukları için sürekli acıkan, susayan erkek kardeşlerinin dayıları tarafından yoldaki şehirlerde fırınların önünde bırakılarak terk edilmelerini,  "kardeşlerim! ah kardeşlerim!" diye ağlaya ağlaya bir ömrü tükettiğine hepimiz, ömrünün son yirmi yılına yetişebilen ben de şahitlik ettim. Annesi o zaman elinde kalan son yavrusu olan büyük babaannemizi kenara çekip öğütlemiş, demiş ki "sakın acıktım deme, susadım, yoruldum deme" yoksa seni de bırakırlar yolda"  Ve büyük babaannenin hayat boyunca kimse bu kelimeleri ettiğini duymamış. Asla kimsenin sofrasına oturmamış. Kimsenin elindekine dönüp bakmamış. Kendi çocuklarının, torunlarının bile. Mesela bize ziyarete gelse yemek vakti, asla babam onu sofraya oturtamazdı. "Ben yemem oğlum" derdi. Ve benim  melek dedem de annesi gibiydi tıpkı. Rahmetli büyük babaanne oldukça varlıklı olan kocasının mirasından, dört kızına iki  erkek çocuğundan daha büyük bir miras bıraktırmış. Annesinin güçsüzlüğünün nur topu gibi evlatlarını bırakmasına sebep olduğu  travmadan olsa gerek... 
         Bugün dünya artık bambaşka bir noktada. Köleliğin modern versiyonları var artık. Sabah yedide, sekizde evlerinden toplanan insanlar, yine gün boyu yedi sekiz saat bilemedin on saat emeklerini, ömürlerini boğaz tokluğuna çağın karunlarına, hamanlarına, ağalarına, efendilerine, patronlarına, işverenlerine hasr ediyorlar. Sonra kalan zaman da sosyal hayat mı oluyor ne işte. Haftada bir gün, bilemedin iki gün. Belki bugün kardeşleri yolda bırakacak bir büyük göç yok ama her sabah evladından ayrılmak zorunda kalan, annesi yerine paralı bakıcısına teslim edilen evlatlar var. Sonra maddi durumumuz iyi diye sevinmemizi ve boğazımızdan artanı da devleşen devletlere ödememizi bekleyen insanı yutan, öğüten, yok eden bir dünya... Öyleyse ne değişmiş? Acıların, bir ömür sürmemesi mi?



26 Mayıs 2014 Pazartesi

KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK

            
    Mübarek Miraç Kandili akşamında benim de köye gideceğim tuttu. Ne yorgunluğuma kulak verdim, ne evde ütülenmeyi bekleyen çamaşırı, ne bir kadın elcağızına muhtaç dibi köşeyi gözüm gördü. Yol arkadaşım (oğlum) yanımda olunca az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik akşam güneşi batmadan kendimizi köye attık. Ohh! Huzur, sükunet, dinginlik, bağ bahçe, yeşillik, ot çöp! Ne ararsan, neye ihtiyacın varsa. (Bir tek börtü böceğe, haşereye ihtiyacımız yokmuş gibi geliyor. Allah günah yazmasın). 
           Şu iki günlük dünyada uzun emelli olmak gereksiz olsa da köyde bir evcağızım olsaydı diye içimden geçirmeden edemiyorum. Hoş halihazırda kendi evimi zor çekip çevirebiliyorum, nerde kaldı ikinci bir evin üstesinden gelebileyim. Benimkisi  "kel başa şimşir tarak" işte.  Kendimi paralasam da asla annemin yarısı kadar olamayacağım. Allah bu dünyada herkese aynı gücü kuvveti, marifeti vermemiş işte. Zorlamanın, anlamazdan gelmenin bir manası yok. En güzeli kabullenip kaplumbağa hızında da olsa işin ucunu bırakmamak. Netekim bu sabah biraz sınırlarımı zorlayarak, dip köşeyle selamlaşıp öyle çıktım evden.                     
     Yorgunluğumu tarif etmem imkansız olsa da içim rahat ya önemli olan bu!    

16 Mayıs 2014 Cuma

SEN YANDIN, İÇİMİZ YANDI :,(

Yoldayım. Bu kez aracı kullanan ben değilim. Günlerdir yazamıyorum, okuyamıyorum, konsantre olamıyorum. Ve aksilik bu ya işim de dağlar kadar ve ben kendimi altında kalmış gibi hissediyorum. Arada bir tv açıyorum o da gece bir veya onikide kısmet oluyor. Ağlaya ağlaya içim şişti. Sabah radyo dinlerken burnumun direkleri sızlıyor. Herhalde kendi yaşadığım iki büyük marmara depreminde bile bunun yarısı kadar ağlamamıştım. Üstelik ikisinde de enkazdan çıktım. Fakat o zaman ne yaşayacağımı bilmiyordum. O tarihten sonra ise yaşanılan her afette gözyaşlarımı tutamıyorum. Çünkü onların neler yaşayacaklarını biliyorum. Ahh Soma sen yandın içimiz yandı. Kaç gündür tam da bunu hissediyorum ve her aklıma geldiğinde kocaman gözyaşları yuvarlanıp yuvarlanıp kalbimin üstüne düşüyor. Sanki içimin ateşini söndürmek istercesine. 10 yıllar süren binbir çeşit travmanın hangi saat ve hangi zamanda nereyi nasıl oyacağını, nasıl arkasında izler bırakacağını yaşayanlar ve bu fakir bilir. Rabbim beterinden korusun. Onlara dayanma gücü ve sabır versin. Ecirlerini hem bu dünyada hem öbür dünyada en güzel nimetleri ile versin. Sedye kirlenmesin çizmelerimi çıkarayımmı diyebilen yüce gönüllülüğe sahip, kömürü bile ışıldatan nur yüzlü kardeşlerim. Ne kadar da asilmişler. Şimdi yine tek yürek olup bir lokma ekmeğimizi paylaşma, millet olma zamanımızdır. Umuyorum ve diliyorum ki bu kaza artık ülkemdeki işçi kazalarının minimuma inmesine, işçi haklarının maksimuma çıkmasına bir vesile olur.  Artık herkesin elini taşın altına koyma zamanıdır. Kalbimiz sizinle. Sen yanma artık. Bu milletin asil, yüce gönüllü insanları bizi de ecrinize ortak edin. Gün sizin acınızsa, bizlerin de kardeşlik imtihanıdır. Sen yandın içimiz yandı SOMA...

8 Mayıs 2014 Perşembe

ORTAYA KARIŞIK OLSUN



     Bugün yazı yazma niyetim falan yoktu. Ama işte bazen niyet olmasa da kısmet olabiliyormuş.  İnanılmaz sinirlendim. Sinirimi atamıyorum bir türlü. Belki yazarsam rahatlarım diyerek taslak üzerinde yazmaya başladım. Sinirlendiğim mevzu da birini arayıp da çalan telefonundan ulaşamamak. Yani benim kitabımdaki karşılığıyla sorumsuzluk. Ve benim tahammül sınırlarımı zorlayan, sinirlerimi harap eden davranış şekillerinden biri. Her neyse işte, böyleleri de olmasa nasıl yaşlanacağız! (gördüğünüz üzere sakinleştim yazı yazmanın büyüsü bu olmalı ;) ) Hazır yazmaya başlamışken dün ve önceki günkü yarımşar günlük  işi asıp gezmelerimden bahsedeyim. Önceki gün öğleden sonra kızlarla kararlaştırıp aniden düştük yollara. Akşam üzeri West İstanbul Marinaya, gece de umreden dönen eşimin yeğenlerine ziyarete gittik. Sabah namazına kadar süren sohbetlerden sonra  kahvaltıyı Beylikdüzü'nde ablamın (eşimin ablası) allı güllü sofrasında, öğlen üzeri Marmara Forum bahçe dünyasında, öğleden sonra ofiste. Baş döndürücü bir hızdı ama şahaneydi, keyifliydi. Bir önceki yazımın etkisinde kalmış olmalıyım :)) Yoksa   tövbe bismillah işimin başından sadece gezip tozmak için ayrıldığım görülmüş iş değildir. Allah affetsin. Biraz günah çıkarma gibi mi oldu ne  ;))) Efendim sevgili ablacığımın bizim için yapmış olduğu midye böreğini çok beğendim. Siz zaten biliyorsunuzdur, malum medya ve yemek bloggerları harıl harıl çalışıyorlar aç açıkta kalmayalım diye. Ama benim gibi bunlara bakacak zamanı veya ilgisi olmayan blog dostlarım özellikle sebze severler de bu lezzetten haberdar olsunlar diye size aşağıda Oktay Usta'nın linkini vereceğim.  Bendeniz de görerek, okuyarak öğrenebilengillerden olarak boş bir zamanda bir kaç tepsilik hazırlayıp deepfreze atmaya niyetliyim. İçine evde hangi sebze ve peynir varsa karıştırıp, çiğden sarıldığı için pratik ve hafif.  Yapıp yakıştırıp yiyecek olan arkadaşlara şimdiden afiyetler olsun. Pardon bir de son olarak yeni izlediğim 2009 yapımı Ay Işığı isimli Meg Ryan sinemasını da izlememiş olanlara tavsiye edebilirim. Güzeldi beğendim ;) 





5 Mayıs 2014 Pazartesi

"BAŞARININ BEDELİ YAŞAMDAN VAZGEÇMEK Mİ?"

   
 
    Gece kuşu olmak hiç bana göre değil, Osman Müftüoğlu hocanın tabiriyle ben tam bir ardıç kuşuyum, gündüzcüyüm yani. İşe güce de dalarsam unutuveririm bazen kendimi bile.  Ama gece; es kaza  uykumdan falan uyanırsam, veya uykum bir vesile ile bölünürse hafazanallah o gece sabah olmaz artık. Bin kere doldurup boşaltsam da, koyunları, keçilere katsam da,  oturup postu, tespihi saysam da rahatlamaz, susmaz bir türlü kafam. Her şey gereksiz büyür geceleri gözümde. Oysa bilirim ki gündüz olunca unutuveririm hayatın hengamesinde. Her şeyi de büyüten, pireyi deve yapan tipleri de sevmem aslında. Biz kadınlar bu konuda pek bir mahirizdir zaten, fazlasına ne hacet değil mi? Üç günlük dünyada o mu-bu mu diye kendimize ettiğimiz eziyetin adı acaba ne ola ki? Hayatı çok fazla ciddiye almamak lazım. Iskalamamak lazım. Bu gün bu konuda güzel bir yazı okudum sizinle paylaşmak istiyorum. (Link aşağıda) Yazı "Burn out" yani "had safhada tükenmişlik" tanısı konulan Arianna Huffington'un "Başarının bedeli yaşamdan vazgeçmek mi?" sorusuna verdiği cevabı anlatmış. İyi okumalar, mutlu haftalar!... 

29 Nisan 2014 Salı

CENNET YOLCULUĞU 1

       
         İki yıl önce bugün yarın başlarım dediğim Kur'an'da dua ayetlerinden bir defter oluşturma amaçlı çalışmam için satın aldığım  kırmızı  deri kaplı defterimi bu sabah  yazmaya başladım ve sonra da bunu sizinle de paylaşmaya karar verdim.
         Bugün 29 Nisan 2014 Salı. Kur'an dili ile dua etmeyi öğrenme amaçlı çalışmama ancak bugün başlayabiliyorum. Kur'an mealim Mustafa İslamoğlu'nun Hayat Kitabı Kur'an gerekçeli Meal Tefsir adlı Meali. Nüzul sırasına göre tertib edilmiş meal değil bu. Efendimiz'in vefatından sonra Hz. Osman'ın hilafeti döneminde  sahabelerden oluşan cem ve tertip komisyonunun yaptığı mushaf tertibine göre yapılmış olan mushafından yani bildiğimiz Fatiha ile başlayıp, Bakara, Al-i İmran ile devam edip Felak-Nas ile biten Mushaf ile çalışmaya başladım. Eskiler usulsüzlük vusülsüzlüktür derlermiş. Yani bir yöntemi olmayan amacına ulaşamazmış. Şimdi bu yazıdan sonra inşallah bu yöntemleri ve süreci planlamaya çalışacağım. 
       Mustafa İslamoğlu mealine inanılmaz güzel bir önsöz yazmış. Geçtiğimiz yıl okurken altını çizmişim bir çok yerin. Bunlardan biri de  şu cümleler; "Kur'an okumak ucu cennete ulaşan bir yolculuğa çıkmaktır. Tıpkı Hz. Peygamberin dediği gibi; "Kur'an okuyan kimseye şöyle denir: Oku ve yücel! Dünyada okuduğun gibi oku! Makamın, son okuyacağın ayetin olduğu yerdedir" 
      Ve yine Kur'an, fu'lan vezninin de delalet ettiği gibi okumanın tüm olumlu anlamlarıyla daima okunan demektir. Kur'anı Kur'ana sorduğumuzda, o kendisini bize şu özellikleriyle tanıtmaktadır:
     1- Allah'ın kelamıdır. Kelam sıfatının, tüm diğer vahiyler gibi, başı arşta ayakları arzda olan fiili bir tecellisidir.
     2- Arapça bir hitaptır. Arapça Allah'ın dili değil Kur'an'ın dilidir ve hiçbir tercüme Kur'an değildir.
     3- Tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah'ın koruması altındadır. İndiği ilk günden itibaren binlerce inananın hafızalarında, gönüllerinde, hayatlarında ve yazılan mushaflarda taşınarak bugünlere gelmiştir. 
     4- Anlaması kolaylaştırılmış, bizzat kendi kendisini tefsir eden apaçık bir hitaptır. O, her okuyanın kendine göre anlam verdiği bir hitap değil, muradı ilahiyi taşıyan bir hitaptır.
    5- Mucizedir. Önceki Peygamberlere verilen mucizeler göründüğü zaman ve mekanla sınırlıydı ve tarihseldi, Kur'an ise zamanlarüstü yaşayan bir mucizedir.
    6- Evrenseldir. Sadece belli bir mekana ve zamana değil tüm insanlığa rehber olarak gönderilmiştir.
    7- Kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatın her alanına dair değişmez değerleri ortaya koyar.
    8- Hidayet, nur ve furkandır. İnsana rehberlik eder, doğruyu yanlıştan ayırır ve karanlık akılları ışığıyla aydınlatır.
    9- Parça parça inmiştir. Çünkü Kur'an hayat kitabıdır ve ilahi bir inşa projesi olarak hayata anlam katmak için gönderilmiştir.
       Ve karşıma çıkan ilk dua ayeti ile bu Cennet yolculuğuma büyük bir sevinç ve heyecanla başlıyor sizleri de Kur'anın Sahibi Yüce Allah'a emanet ediyorum.
       "Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur". (Fatiha 1)

21 Nisan 2014 Pazartesi

SEVMEDEN, BİLMEDEN, ANLAMADAN???

   
    Bazen böyle bir melankolikliğim tutar benim, bilmem size de olur mu? Bir şekilde fiziksel ve ruhsal olarak rahatsızımdır, ne telkin edersem edeyim kendime;  kifayetsiz kalır kelimelerim. Dün yani pazar günü de öyle bir gündü. Eni konu mutsuz ve hastayken gece yarısı Kutlu doğum haftası nedeni ile Efendimiz hakkında yazmak ve bunun için de okumak fikri beni heyecanlandırdı, mutlu etti. Sabah yastığımın kenarında benim ilk siretim olan Hz. Muhammed'in Hayatı (Martin Lings) ile uyandım. Yastığımın yanına koyunca sanki ordan gece kendi kendine kafama doluşuyor içindekiler :)))) Ama öyle işte benim için ezelden beri var bu adet. 
         Taa geçen yıldan kafamda Kur'an'da geçen dua ayetlerini meal okuma sırasında bir deftere not etmek vardı. Böylece her yıl içinde yeniden başlayarak okuduğum Kur'an'ın dilinden dua etmeyi öğrenmiş olacaktım.  (Bu benim aynı zamanda namaza başlamamı sağlayan bana ait bir öğrenme metodu) Daha sonra da Efendimiz'in dualarını bulmaya çalışacak, bunun için de siyer okumaya, bu hedefle de Peygamberimizi tanımaya, anlamaya, idrak etmeye çalışacaktım. Bu din bilmeden, sevmeden, anlamadan yaşanabilecek bir din değil. Hayatın her anında o kadar çok ihtiyacımız var ki buna. Peygamberimiz'in beni etkileyen dualarından birini burada da zikretmek, sizlerle paylaşmak isterim. Önce evveliyatını kısaca özetlemeye çalışayım.  
        Hüzün Yılında yani ms 619 yılını Efendimiz Hüzün Yılı olarak ilan ediyor. Çünkü o yıl Efendimiz hanımı Hz. Hatice'yi kaybetmiş ve büyük bir üzüntüye boğulmuştu.25 yıl birlikte huzurlu ve mutlu bir evlilik yaşadığı Hz Hatice sadece hanımı değil O'nun en yakın arkadaşı, danışmanı, bakmak için evine aldığı Ali ve Zeyd dahil tüm ailesinin ve dört kızının annesiydi. Dört kızı annelerinin ölümüne çok üzülürken onları teselli etmek için Cebrail'in bir keresinde gelip, Hz Hatice'ye Rabbinden selam getirdiğini ve Cennette O'na bir döşek hazırladığı müjdesini verdiğini anlattı. Ardından da hayatı boyunca kendisini koruyup kollayan, Mekke'nin ileri gelenlerinin saydığı, çekindiği sevgili amcası Ebu Talib'i kaybetti.  Şimdi artık Mekke'de tamamen  korunmasız kalmış olan Efendimiz ve sahabesi için de durum gittikçe zorlaşıyordu. Bir keresinde evinin bahçesinde namaz kılarken adamın biri içi kan ve pislik dolu işkembeyi efendimizin üzerine atmış, eve döndüğünde kızlarından biri ağlayarak babalarını temizlemişti. "Ağlama küçük kızım, Allah babanı koruyacak" demişti. Bu olaydan sonra Peygamber Taif'te yaşayan Sakiflilerden yardım istemeye karar verdi. Oysa Taifliler Efendimiz'in yardım talebine kölelerini ve çocuklarını Efendimiz'in üzerine salarak karşılık verdiler. Öyle büyük bir kalabalık toplanmıştı ki Efendimiz özel bir bahçeye  sığınmak zorunda kaldı. Devesini bir hurma ağacına bağlayıp bir asmanın gölgesinde şöyle dua etti; Allah'ım insanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zayıfların Rabbisin. Ve Sen benim Rabbimsin. Beni kimin ellerine emanet ediyorsun? Bana kötü davranan yabancı birinin ellerine mi? Yoksa bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? Buna aldırmam yeter ki Sen'in gazabın olmasın. Fakat Sen'in yardımın benim için daha geniş ve rahattır! Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nur'una sığınıyorum. Yeter ki, Sen'in kızgınlık ve gazabın üzerime olmasın. Dilediğine yardım etmek Sen'in elindedir. Sen'den başka güçlü ve kuvvetli yoktur. 
     Ne kadar içten edilmiş güzel bir dua değil mi? Bu olaylardan sonra Efendimiz Mirac'ı yaşamıştır. Mirac hadisesi ise bambaşka.  Haydi gelin hem ben, hem siz önce Salatü Selam getirelim, sonra da yeniden bir Siret okumayla işe başlayalım. Yazımı çok sevdiğim günümüz şairlerinden Nurullah Genç'in naatı olan Yağmur şiiri ile bitirmek isterim. 
Yağmur

Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim

Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü
Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler sahinin hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydim

Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradim
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Nurullah Genç

14 Nisan 2014 Pazartesi

THE BUCKET LİST


    


    Sinemayı hepimiz severiz galiba. Özellikle de bizim gibi yetmişli yılların kuşağı olanlar hem Hollywood hem de Yeşilçam'ın bize göre en güzel sinemalarını vhs veya beta video kasetlerinden, sinemalardan veya tek kanallı televizyonlardan büyük bir keyifle izlemişizdir. Şimdiki gibi dizi furyası eskilerde yoktu tabi. Televizyonlarda şimdilerde kaliteli diziler yapılıyor. İçeriği, konuları, ahlaki boyutları elbette tartışmaya her zaman açık. Bu konuda ben de ne kadar özgürlükçü olsam da aile ve toplum ahlakını dejenere edecek yapımlara karşıyım. Bu kadar emek verilip, harcama yapılıyorsa içerik açısından da çok daha düzgün ve güzel örnek oluşturabilecek yapımlar ortaya çıkarılsa harika olur. Türkiye'de ortalama günlük dört saat tv izleniyormuş ki; bu oldukça uzun bir zaman. Toplum ahlakımızın dejenerasyonunda televizyonun katkısını göz ardı edemem, ne kadar tv izlemeyi sevmiş olsam da. Ama tabi tek başına televizyonu suçlamak da kafamızı kuma gömmek olur. Bizim her şeyden önce çocuk yetiştirebilecek eğitimi verecek eğitim ve okul hayatımız yok. Ben kendi tahsil hayatım bir yana sekizinci sınıfa giden çocuğumun derslerine bakınca halen bir arpa boyu yol alınamamış olduğunu görüyorum. İnanılmaz bir matematik yükü, inanılmaz bir gramer ve dilbilgisi yüklü Türkçe müfredatı, hiç bir şey anlayıp öğrenemedikleri yabancı dil müfredatları, fizik, kimya, biyoloji içiçe girmiş kocaman bir fen bilgisi, sadece cumhuriyetin kurtuluşunu anlatan bir tarih dersi formatındaki sosyal bilgiler... Hayata dair bir şey var mı??? Ha pardon teknoloji tasarım dersleri vardı sadece öğretmenin şunu yapıp getirin, bir icat yapın diye öğrenciyi anne babasının zoraki yardımına salan, okulda asla ve kat'a bir şey verilmeyen bir ders. Beden eğitimini de unutmamam lazım tabi. Teorisini öğreniyorlardı geçenlerde hentbolun :) Evet işte böyle içler acısı bir sistemde çocuğun kafasındaki tek sorun yazılıdan iyi not alabilmek. Yoksa teog, sbs, oks, abc def, gibi sadece saçma sapan isimleri değişip içeriği hiç değişmeyen sınavlarla yerleşecekleri liseleri seçemeyecekler. 14-15 yaşına gelmiş bir çocuğun hayatı ezber yaparak, başka hiç bir melekesinin varlığının ve gelişiminin keşfedilip, beslenemediği bir sistem. Ta ki bu 24-25 yaşlarında üniversiteyi bitirdikleri yaşa kadar sürüp gidiyor. Sonra bu gençler şanslılarsa ve vahşice yarışabilip başarılı olabildilerse bir iş sahibi oluyorlar ve hayatı sadece yarışmak, rekabet etmek, kazanmak, önde olmak, madde, makam, mansıp olarak tanıyıp bilen, manevi ve ruhi, ahlaki ve estetik formlara uzak birer robot olarak toplumda yerlerini alıyorlar. İşte böyle bir nesilden bizler aile olup, evlat yetiştirmelerini bekleyeceğiz. Yani bundan sonra hem bizlerin, hem de çocuklarımızın işi çok daha zor. Zira hayatta zor olan ne varsa bunun yegane sebebi insanlıktan uzak insanlar. Hiç birimiz iş yapmaktan, çalışmaktan yüksünmüyoruz. Ama hepimiz problemli, negatif enerjili, kişilik bozukluğu olan, hiç bir değer yargısı olmayan insanlardan muzdaribiz. Öyle ki unutmazsam şayet her sabah namazından sonra veya evden çıktığım esnada şöyle dua ederim; Rabbim! şeytandan, şeytanlaşmış insanlardan ve nefsimizin şerrinden sen bizi muhafaza et. Öyle içten ettiğim bir duadır bu benim. Konu neydi nerelere getirdim. Bu eğitim hayatı ile ilgili derdim ezeli benim, öyle böyle değil işte nereye dokunsam altından çıkıveriyor.

   Aslında dün akşam tekrar izlediğim sinemadan bahsetmek istiyorum. "The Bucket List". Türkçeye "Şimdi ya da asla" diye çevrilen 2007 yapımı bir Amerikan sineması. Oyuncuları Morgan Freeman ve Jack Nicholson. İzleyenler bilir zaten, bu kısmı vikipediadan alalım; (izlemiş olanlar son paragrafa atlayabilirler ;) )
  Kanser teşhisiyle hastaneye kaldırılan Carter Chambers (Morgan Freeman) zorunlu sebeplerden dolayı çalışma hayatına atılmış ve 45 yıl boyunca otomobil tamirciliği yapmıştır. İyi bir üniversiteyi bırakmak zorunda kalmıştır. Bunun sebebini siyahi,parasız ve bakacağı kişilerin olmasından dolayı olduğunu söyler. Çok zeki ve bilgilidir. Maddi durumu ancak hayatını sürdürebilecek ve üç çocuğunu yetiştirebilecek kadar olmuştur. Çocuklarıyla ve eşiyle mutlu yıllar geçirmiş bir kişidir. Fakat hastalanır ve hastaneye yatar. Hastanede yattığı odaya yeni bir hasta gelir. Kendisi aynı zamanda hastanenin de sahibi olan Edward Cole (Jack Nicholson)dur. Edward Cole ise hayatta maddi olarak çok şeyin sahibidir. Dört kez evlenmiş fakat mutlu olamamıştır. Kendi deyimiyle “evliliği de seviyorum bekarlığı da” diyerek ikisini bir arada yapamadığından ayrıldığını söylemiştir. Edward Cole’a kanser teşhisi konur ve 6 ay, en iyi ihtimal ile bir yıl yaşayacağı söylenir. Carter bir ara elindeki kağıda bazı şeyler karalarken Edward Cole’un dikkatini çeker. Listede Carter yapmak isteyip te yapamadığı şeyleri yazmıştır.Gözlerinden yaş gelene kadar gülmek gibi. Edward Cole bunlara kendince bir şeyler ekler. Daha sonra arkadaşını ikna eder ve listedekileri yapmaya başlarlar. Listede paraşütle uçaktan atlamaktan, Afrika’da safariye kadar birçok şey vardır. Çoğunu beraber gerçekleştirirler. Fakat Everest’in tepesinden “dünyanın en güzel manzarasını seyret “ maddesini yapamazlar. Fırtına çıkmıştır ve fırtına ancak baharda sona erecektir. Daha sonraları ise beklenenin aksine Edward Cole iyileşir fakat Carter hayatını kaybeder. .Edward Cole, Carter'ın kendisine verdiği kağıdı okur ve duygulanır.Edward Cole,Carter'ın istediği fakat kendisinin yapmak istemediği şeyi yani kızını görmeye karar verir.mutluluğu bulur ve o da ölür.İkisininde külleri himalayaların tepesine koyulur ve listedeki herşeyi yapmış olurlar.

    Film bittikten sonra ister istemez şu bir milyon dolarlık soruyu sordum kendime; insanoğlu hayatın ölümlü olduğunu bile bile neden kendisinden, yapmak istediklerinden bu kadar uzaklaşır ki? Ve hayat neden hep olduğundan daha zor görünür gözümüze???