Google+ Followers

17 Mayıs 2017 Çarşamba

SELAM

             Uzunca bir aradan sonra içten bir merhaba. Hem özümüze hem de özden sevdiğimiz dostlarımıza selam olsun... Her birinizi ayrı ayrı anıyorum zaman zaman, okumasam da yazmasam da blog dünyam benim özüm. Genel olarak öyleyiz zaten. 
              Bizde bir atasözü vardır bilirsiniz belki sizler de; "şeytan azapta gerek" deriz. Bazen içten içe kendim için de fısıldıyorum bu atasözünü :)). Profesyonel meslek mensubu bile olsak, şu iş dünyasında öyle bir çark dönüyor ki her gün ayrı bir durumla karşı karşıya kalıp, yeni bir davranış, tavır, iş, sanat, zanaat öğreniyoruz. Ve anlıyorum ki hakikaten her doğru her zaman, her yerde doğru olmayabiliyor. Her davranış, her tavır, her ses tonu.... Ne kadar da çok şey varmış şu hayatta öğrenilecek... Yaklaşık 16 yıllık okul, 20 yıllık da meslek hayatımda halen bilmediğim ne çok şey varmış meğer :))... Keşke okul hayatlarımız daha verimli geçebilseymiş diyorum her zaman. Bir serbest meslek mensubunun kendi kendini pazarlaması, ismini marka yapması, tanıtması ve bu ünvanın kalitesini artırarak sürdürmesi kendi profesyonel işinin de önüne geçen bir birikim ve donanım gerektiriyor. Zamana eşlik edecek sabır, çaba, gayret, sosyal performans, ultra meslek bilgisi için zamansız, saatsiz, biteviye çalışma...  Gece üç-beş mesailerinde yeni bir mevzunun peşinde sabahlamak sadece benim değil sohbet ettiğimiz diğer meslektaşlarımın da olağanlaşmış yaşantısı... Bu konuda neşredilmiş bir biyografi veya hatıratı okumayı ne çok isterdim. Bildiğiniz varsa tavsiye beklerim. Blog da olabilir. Ahmet Şerif İzgören, Ataman Özbay'dan bir kaç kitap okudum.  Yaşadığım kimi sorunlarda veya aştığım bilmem kaçıncı engelde  içim şişip yazıp çizesim çok gelmedi değil ama o fırsatları da değerlendiremedim. Kimisi de taslak olarak kalıp çöpe gitti. Biliyorum bu da bir süreç, blog yazamadan/okuyamadan her günü ayrı bir telaşe ile geçen bir süreç. İşte o yüzden şeytan azapta gerek diyorum :)) Telaşe olmadığında veya bir şeyle kafam meşgul olmadığında neler neler uyduruyorum ohoo tahmin bile edemezsiniz ki bu uydurmalar bana ruhi kriz olarak geri dönüyor :)). 
               Ben bu yazının da çöp olmaması için en iyisi yayınlayıp öyle kapatayım. Soran, merak eden, selam eden dostlarıma gönül dolusu sevgiler...


30 Aralık 2016 Cuma

BENİM 2016'm

         Tüm yaşanmışlıklara, Allah'ın bize lutfettiği ömre, sağlığa, varoluşumuza sonsuz şükürler olsun. Bir yıl daha ömür sayfamızda tarihe karışırken kısa notlar bırakalım kendi tarihçemiz için öyleyse...
-2016 yılından hafızama ilk kazınan kıyıya vurmuş Aylan Bebeğin Türk askerinin kucağındaki cansız bedeni... Günlerce ağlamış, isyan etmiştim onların çilesine...
-2016'nın en uzun ve hüzünlü gecesi 15 Temmuz'du. Ankara'nın semalarından insanların üzerine yağan mermiler, köprüde insanların üzerine sürülen tanklar, o vakit kendi askerimiz sandığımız satılmışlarla kendi halkımızın savaşıyor olduğuna birebir tanıklık etmek tarifsiz bir acıydı. Suriye gibi, Irak, Libya, Yemen gibi olma korkusu, vatansızlık ve avrupalı gazeteci tarafından kucağındaki çocuğu ile çelmelenerek düşürülen baba fotoğrafı beynimde karabasan gibi dönüp durmuştu...
-2016'nın en büyük şoku senden benden zannettiğimiz, sıradan zannettiğimiz insanların bu ülkeye darbe yapılacağını önceden bilip hayatlarını 15 Temmuz'dan önce ona göre hazırlamalarını duymaktı galiba. Biz anamızı babamızı kaybetmiş gibi acı duyarken kimilerinin buna hazırlık bile yaptığını duyduğumda mideme kramplar girmişti...
-2016'nın hiç bitmeyecek mi dedirttiği, ümitsizliğin, ye'sin üzerimize mi yapıştığı duygusunu veren bu topraklar için şehid olanların acılarıydı. Allah O'nların her birinin yerini cennet eylesin...
-2016'nın en iyi yanı kendi işimi kurmuş olmamdı. Türkiye'nin 2001 yılında yaşadığı ekonomik buhrandan sonraki en buhranlı zamanında kendimi yine büyük bir riske atmış olmanın cesaretini nerden bulduğumu bilemiyorum. Ama olsun ben zaten 2001 deki krizde de yine yeniden iş hayatına atılmış, 1994 Türkiye'nin en büyük develüasyonunda da evlenmiş kadınım. Kriz eşittir ben yani :)) (cesaretimi yaşadıklarımdan alıyorum demekki :)
2016'nın ikinci en iyi yanı da mesleki açıdan çok hızlıca kendimi yetiştirmem oldu. Ama senenin sonunda o kadar kanun okuyunca sanırım azıcık keçileri kaçırdım galiba ki telefonda arkadaşımla konuşurken adı Betül olan başka bir arkadaşımızdan bahsederken benim "Betül kimdi ya?" dememdi... Hakikaten bir zaman düşündüm, herşey sıfırlanmış gibi hissettim uzman arkadaşlarım halim vahim mi?
2016'nın üçüncü güzelliği okulumu yüksek onur öğrencisi olarak bitirmiş olmamdı, insanlık için önemsiz olsa da beni mutlu etmişti bi kaç zaman...
2016'nın dördüncü güzelliği de biraz fazla kilolarımdan kurtulmayı becerebilmek oldu. Gerisi 2017'nin başına olsun inşallah...
2016'nın başka birçok öğretisi oldu. Yapmak isteyip yapamadıklarım, hayalde kalanlar, yarım kalanlar, hiç başlanamayanlar... Uzun soluklu, sabrı her manada bolca yaşadığımız zor bir yıldı. Sanki bir yıl değilde çok daha uzuncaydı.  Evet gerçekten çilesi her anlamda çoktu, ama her yaşadığımız an'a sonsuz şükürler olsun. Allah bizlere, sevdiklerimize, ümmeti Muhammed'e, insanlığa daha güzel günler göstersin. Beni tek ümitsizliğe düşüren insanlarda izlediğim genel ahlaki değerlerin tükenmişliği yokluğu... Bir kibir, bir ego, bir benmerkezcilik, bir alçak dağları ben yarattım havası... Doğrusu bu beni ciddi manada üzüp endişelendiriyor... Bir gün trafiğe çıktığınızda bile bu azgınlığı ahlaksızlığı farkediyorsunuzdur. O yüzden kimi zaman şu avrupada gördüğüm kimsesiz sokaklar, araçsız yollar gözüme çok cazibeli görünüyor. Çoğu zaman toplayıp pılı pırtıyı bir yaylaya kaçasım geliyor o derece... E tabi belki de bu, bir yaşlılık patolojisidir kim bilir :)) 

18 Kasım 2016 Cuma

YOLCU

       Derin, uzun, dolambaçlı, ışığı çok uzaklarda soğuk bir yer altı şehrinde... Kimi yerde daralan, kimi yerde dikleşip nefes nefese bırakan, bazen de ayağına dolaşan, düşürüp kanatan, yaralar açan uzunca bu yolun arada beliren minicik ışıkları yolcuya; kanayan yaralarını yarım yamalak sarıp, iyileşmesini beklemeden ayaklanarak çıkış noktası için bir azim sebebi oluyorlar ne mutlu... Bu karanlık, uzun, meşakkatli yolu ilk defa ve yalnızca ben gittim zannediyor yaralarının acısını hissettikçe... Oysa aslında ne ilk, ne tek, ne de son yolcu O değildi...  Ümitsizliğe kapılıp, dizlerinin dermanı tükendiğinde, buz gibi toprağa yaslanır, elleriyle yüzünü kapatıp sanki bu sonsuz karanlıkta, bu ışıksız dehlizde gözyaşlarını gören, hıçkırıklarını duyan olacakmış gibi sessizce içini dökerdi. Bu birkaç damla gözyaşının ne kadar kudretli olduğunu da işte ancak burda fark edebilmişti. Toprağa düşen en bereketli su gözyaşıymış meğer yaşayarak öğrendim dedi yolcu... Sonra da "Her zorluğa iki kolaylık verirmiş Allah" dedi, elleriyle gözyaşlarını sildi, hiç ağlamamış, yorulmamış, bıkmamış gibi doğruldu ve yine tek başına yola koyuldu... 

        

5 Ekim 2016 Çarşamba

GİZLİ VEDA

     
Beyazıt meydanını temaşa eden, Kapalı Çarşı'nın girişindeki Beyazıt Sarayı restoranında kahvaltı yapma bahanesiyle,   Peykhane'den veya Klodfrarer'den Divan Yolu'na tırmanarak yolun sağında restorasyonda olan heybetli Sultan 2. Mahmud Türbesini, onun yanındaki Atik Ali paşa Camii, onun karşısında Sinan Paşa türbesi, Türbenin hemen karşısında yine yolun sağındaki Atik Ali Paşa ile neredeyse yan yana yüzlerce yıldır komşuluk eden Çorlulu Ali Paşa Camileri arasından yürümek. Belki de bu camilerin ve  külliyelerinin yaşına yakın koca gövdeli çınar ve ıhlamur ağaçlarının gölgelediği bahçelerinin, artık basılmaktan aşınmış, ayak izleri oluşmuş gri, sarı mermerlere, taşlara yayılmış kedicikler ile sonbaharın başlangıcı üç beş sararmış yaprak... Rüzgar öyle hafif esiyor ki bu koca çınarların altında boylu boyunca uzanan şadırvanlar, tahta banklar, ağaçların dipleri, caminin cümle kapısındaki mermer basamaklar ruhumu sarıp sarmaladı.  Bahçe kapısının altındaki o ilk aşınmış mermer sanki üzerinden geçen her ayağı hafızasına alıyormuş gibi tuhaf bir duyguya kapıldım. Tarih Divanyolu'nda mukim bu camiilerde akmamış, zaman değerini kaybetmiş gibi... Sultan Ahmet Cami ise tamamen kendi havasında. Her milletten cemaati ile Kabe gibi, canlı, hayatın tam ortasında, heybetli, ihtişamlı, övünç ve sürur içinde adeta... İyiki, iyi ki müslümanım elhamdülillah dedirtiyor insana... 
         Günlerdir vakit namazlarını da camilerde kılmak, camilerle halleşmek, orada edilen tüm dualara yüzlerce gönülden aminin büyüsüne gönlünü kaptırmak... Şimdiye kadar bunu hissedememiş olmanın buruk hüznünü yaşıyorum. Gördüğüm her camiye içimden selam edip buluşma sözü veriyorum... Sultan Ahmed Camii ile de içimizden gizlice sözleşerek vedalaştık. 

8 Eylül 2016 Perşembe

PELİT AĞACI YA DA HASRET

         Kızıl topraklı yüksekçe tepenin yanından inen kimi yeri pofur pofur tozlu, kimi yerleri çakıllı her iki yanı sağlı sollu eskiden sadece çayır çimen olan yolun başladığı en tepeden bakıp yapayalnız, yanımda hiç kimse olmadan koşarak, yuvarlanarak, o toza toprağa karışıp, yolun solunda soğuksu dediğimiz büyük halanın tarlasının kenarında topraktan göz göz şekiller oluşturarak yeryüzüne çıkıp uyduruk bir boruyla küçük ağaç küründen akıp giden çeşmesiz  soğuk suda elimi yüzümü yıkamayı, eskiden dallarına yemeğimizi astığımız, altında evdeki amcalarımızdan arakladığımız kumar kağıtları ile kağıt oyunlarının tozunu attırdığımız, kuzinimle bir çocukluğu paylaştığımız  iri gövdeli yaşlı pelit ağacına sarılmak, doyasıya ağlamak, hal diliyle o eski masum ve güzel çocukluğumuzu birlikte gün be gün yad etmek istedim.  Pelit ağacı her şeye şahitti, bizi gölgesine alınca kuzeyden güneye doğudan batıya bütün her yeri görebilir, otlattığımız inekleri rahat takip edebilir bu nedenle de bize kalan zamanımızı özgürce değerlendirebilirdik. Bazı zamanlar canımız yine de sıkılır kuzinim komik bir uydurma hikaye anlatmaya başlar ben de aynı hikayeyi onun bıraktığı yerden komedi dozunu düşürmeden devam ettirir saatlerce yanaklarımız ağrıyacak kadar gülerdik... Bazen de güneşten esmerleşmiş yüzümüzle alay edip öfkeyle homur homur söylenip dururduk bizden başka takan olmasa da :) 
          Birlikte ilkokulun birkaç yazını geçirdiğimiz çoğu dedelerimizin olan bu toprakları görmeyeli sanırım ikimizin de  yirmibeş otuz yıl olmuş. Bu yaz  ikimiz birlikte gidecektik kısmet olmadı, ayrı ayrı  gittik ama soğuk suya beton bir çeşme yapılıp yeri değiştirilmiş, akmıyordu. Bizim koşup yuvarlandığımız uçsuz bucaksız çayırlar ya fındık bahçesi veya bakımsızlıktan dikenlik olmuş. Pelit ağacımız yoktu :( Onu kesmişler. Daha aşağıya oturup, çocukluğumu, rahmetli dedemi, tıpkı bir insan gibi laf söz dinleyen beyaz ineği (adı çiçekti), kuzinimle attığımız kahkahaları yad ettim. 
           Yurtlarına dönmeye başlayan Suriye'li sığınmacıları izlerken gözlerimden yaşlar yuvarlanıp gitti. Onların pelit ağacı belki de kesilmemiştir, biliyorum gidince sarılacaklar, dertleşip hasret giderecekler. Allah yollarını açık etsin...

26 Ağustos 2016 Cuma

ŞİFA VESİLESİ!...

              Cuma vakti. Şehrin en büyük camisinden ezan sesi yükseliyor. Yağmur az önce dindi, hava serinledi... Şimdi dua vakti biliyorum ama önce bir teşekkürüm var.  İki gündür beni mutlu eden, layık olmadığım övgüleri yayınlayan sevgili dost http://www.degmesinyagliboya.com lütuf göstermiş!         Şaşkınım, mutluyum, mahcubum, nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Fakat şunu belirtmeliyim; Sevgi, yani www.degmesinyagliboya.com  zaten yaptığı zarif ve çarpıcı logo, web, blog, kartvizit tasarımlarıyla kendisini, başarısını kanıtlamış, yazılarıyla da güzel yüreğini sevdiğimiz bir arkadaşımızdı burası tamam da bir şey daha var ki onu ifade edemiyorum kaçtır yazıp siliyorum şuraya karaladığım cümleleri... Belki çok özetle ve hata etmekten korkarak şu; sanki aramızda birbirimizi hiç tanımdan, hiç görmeden görünmeyen bir iletişim oldu ve O bu gönül zenginliğiyle benim ruhuma şifa oldu... Günlerdir bunu nasıl ifade edeceğimi bilemedim, halen de anlatamadım. Ama ben bir teşekkürden daha fazlasını borçlandım. Fakir için yazdığı yazıyı tesadüfen o yazdıktan 12 saat sonra gördüm. Ve gece geç saatti. O gün ve ondan önceki günlerde ruhen dip yapmış :)) hep beraber dağılan ben'i toparlamaya çalışıyorduk :)) İşte Sevgi sanki bunu hissetmiş, bilmiş gibi taaa nerelerden alın bu yardım da benden olsun dedi :)) Gece falan demedim arkadaşları arayıp mutluluğumu paylaştım. Dedim rahat olun ben mutluyum :))) Şuraya sadece kendimi rahatlatmak adına karaladığım, içimi döktüğüm küçük bir güncem vardı. Yazmak başlıbaşına bir mutluluktu, nerde  kaldı beğenilmek bonus oldu :))
          İşte bu dua saatinde Sevgi için yazıyor olmamın da bir sırrı olmalı ve ben de diyorum ki hep mutlu ol, etrafında hep iyi insanlar olsun. Sıkıntıya düşersen de hızır gibi insanlar seninle olsun. Layık olamasam da yazdıklarınla ruhuma şifa olduğun için sonsuz teşekkürler... 

19 Temmuz 2016 Salı

15 TEMMUZ 2016 DARBE GECESİ VE KIRMIZI KEK KALIBI

        Kırmızı ortası açık teflon kek kalıbının önünde bir iki döndüm ama almadan mağazadan çıktım. Sonra alışveriş merkezinden ayrılırken eşime bekleyin beni deyip,  yüreğim pır pır ederek hızlı adımlarla mağazaya geri dönüp o kek kalıbını satın aldım.  On yedi yıl sonra sanki mutluluğu satın almış gibi biraz sevinç biraz kaygılı bir ruh haliyle kalıbı mutfağa poşetinden çıkarmadan bıraktım. O gece meğer yine uğursuz ve kara bir geceymiş nerden bilebilirdim. Hayatımın belki de 1999 depreminden sonra en uzun en kara gecesiydi. 1999 depreminde yıkılmış evimin enkazından çıkarılmış bir kaç kap kacağın içinde sıcak, mutlu evlerin kafamda kalan simgesi kek kalıbı yamulmuş halde önüme getirildiğinde çok ağlamıştım. Günlerce sıcak yemeğe hasret kalmış, altına sığınacak bir çadır bile bulamamış benim için o yamuk kek kalıbı sanki bir daha hiç geri gelmeyecek mutfağından güzel kek kokuları gelen mutlu evin, mutlu hayatın artık çok geçmişte kaldığını simgeler gibiydi. Onu yıllar sonra normal bir ev hayatına geçince mutfağımdan bodruma atmışım ne yaptığımı hatırlamıyordum. Oğlum görmüş iki hafta önce babasıyla bodrumu temizlerken ve bana gelip dedi ki getireyim mi anne? Hayır! dedim kesin bir dille, hayır!! İki üç hafta sonra instagramda masmavi 3 mutfakta'nın tereyağlı kekinden yapmak için tekrar edineyim dedim. Nasıl olsa aradan on yedi yıl geçmişti. Mutlu huzurlu yaşayıp gidiyorduk. Diyet yapıyor, spor yapıyor, hangi bedene giriyorum acaba artık diye mağazalarda denemeler yapıyor, yeni ofisin güya meşakkatle büyümesi için çalışıp çabalıyor, yeni mezuniyetler için seviniyor, bağı bahçeyi nasıl yapıp yakıştıracağız diye etrafında dönüyor velhasılı mutlu huzurlu yaşayıp gidiyorduk işte.  Taa ki 15 Temmuz 2016'ya kadar. O gece ülkemin üzerindeki kara bulutlar gözyaşı olarak sağanak oldu. Depremlerden ve babamın kalp krizinden sonra yaşadığım en uzun, en mutsuz geceyi yaşıyordum. Olanlara inanamıyorum, bu bir kabus olsun ben uyanayım ve bitsin dediğimi hatırlıyorum kaç kez. Ve sonra Cumhurbaşkanı sokağa çıkın dediğinde aklım başıma geldi ve bir an bile ölüm korkusu hissetmeden, bugün değilse ne zaman diyerek sokaklara çıktım. Arabayla giremeyince bıraktık. Önünde kısa süre önce yok şu koltuk, yok bu koltuk daha kullanışlı vs. diye yorumlar yaptığımız mobilya mağazasının önünden geçerken eşimle dolu dolu gözlerle birbirimize baktık. Sonra kilometrelerce araç konvoyunun yanı sıra meydana yürüdük hızlı adımlarla. O kalabalık, o vatan sevdalısı on binlerce insan.... İşte dedim Türk Milleti olmak bu... Gurur duydum, herşeyi unuttum. Herkesin duyguları aynıydı, herkes ülkesi için ölüme hazırdı... Allah'ım dedim sana şükürler olsun sonsuz şükürler olsun. Bunca aramızdaki ayrışma var gibiyken bizler söz konusu vatan olunca bir anda tek yumruk olabildik, evet içimizde hainler olsa da bizi yenemeyeceksiniz, Türkiye'yi bölemeyeceksiniz, Türk Milletini tarihten asla silemeyeceksiniz dedim. Hepimiz; sağcısı-solcusu, Türk'ü Kürdü, lazı çerkezi, alevisi sünnisi.... Biz vatan için bütün farklılıklarımızın üzerine çıkabilmeyi bilecek ferasetin sahibiyiz dedik, bunu dünyaya ve içimizdeki hainlere gösterdik. 
       Ertesi günü gidip mutfakta halen poşette duran kek kalıbını getirip, salondaki sehpanın üzerine koydum. Onunla barıştım. Mutsuzlukların da geride kalabileceğini biliyordum artık...


Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsa,

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

                                       Mehmed Akif Ersoy

         O gece meydanlarda hayatını kaybeden demokrasi şehidlerine Rabbim'den rahmet diliyorum. Allah bu millete bir daha böyle günler yaşatmasın...

28 Mart 2016 Pazartesi

HER GÜNE MUTLULUKLA UYANMAK...

         2015 'in sonlarına doğru ofisimi açmaya karar vermemden bu güne kadar meslekle ilgili okumaktan, notlar almaktan, konudan konulara atlamaktan, her gün yeni bir şeyler öğrenmekten ve bununla aynı süreçte devam eden okulun sınavları için mecburi okuma/öğrenme eylemlerinden herhalde iyice sıkılmış olmalıyım ki geçen haftalarda tuhafiyenin önünden geçerken ani bir kararla girip kendime dantel ipi ve tığ almış halde buldum :). Ne öreceğimi veya ne yapacağımı elbette ki bilmiyordum ama dantel ipini bir kaç gün yanımda taşıyıp durdum, şimdi de salondaki orta sahpanın üzerine koydum orda bir haftadır tutuyorum onu :). İnsan beyni enteresan. Nedenini bilmiyorum, örmüyorum ama ona bakmak beni rahatlatıyor. Galiba beynim sıkışınca farklı bir obje ile kendine yeni bir kapı aralamış oluyor. Eskiden böyle durumlar için biyografi, anı veya tarih romanı  tarzında kitaplar da bana iyi gelirdi ama son zamanlarda hem istediğim tarz ve kalitede bulamadığım için hem de zorunlu okuma eylemlerinin fazlalığından mıdır bilmiyorum okuyamaz oldum.  
          Bir kez daha Allah'ın hiç bir gayret ve emeği karşılıksız bırakmadığını şükürler olsun ki gördüm. Hem işimde, hem de kilo verme konusunda bir arpa boyu da olsa yol almaya başladım. Elbette her ikisi için de önümde halen upuzun bir yol var. Ama hiç değilse emek ve gayretin bir sonucu olduğunu az buçuk görmeye başladığım için yoluma ümitle devam etmek şimdi daha kolay.  18 yıl boyunca yoğun stresli iş hayatımın beni benden aldığına her gün yeniden yeniden şahit oluyorum. Belki de şükrüm bu nedenle sonsuz. Allah her kimin ne mutsuzluğu varsa ondan kurtulacak güç kuvvet ve fırsat versin. Modern sanayileşme devrinin çarklarında ezilip gitmekten ve kapitalizmin acımasız düzeninde harcanmaktan bizleri muhafaza etsin. Hepimize yaşadığımız her güne şükür, sağlık ve mutlulukla  başlamayı diliyorum. Sevgiler...  
  

14 Mart 2016 Pazartesi

ZAMANI SEVMEK...

        Akşama sabaha yeni bazı notlar düşeyim kendim için elektronik tarihçe olarak nitelendirdiğim bloga derken işte yine Ankara'daki patlama olunca yazılacaklar, yaşanmışlıklar da teferruat oluyor :( Ne diyeceğini şaşırıyor insan. Bu sanırım bizim bulunduğumuz coğrafyanın kaderi. Bugünlerde okul nedeniyle okuduğum derslerde bolca Türk Ekonomi, Türk İdare tarihi vb derslerde geçmişten günümüze yaşanmışlıkları yeniden okuyup şaşırıyorum. Hep mi tarih tekerrür edip durur :( Yani insanın aklı almıyor iklimsiz, karlı buzlu Norveç, denizi doldurup toprak edinmeye çalışıp üretim yapan Hollanda, kuzeydeki diğer müreffeh Avrupa ülkeleri veya Hong Kong, Singapur nasıl oluyor da bizden kat be kat müreffeh olabiliyor. Bizim millet olarak günahımız Türk veya müslüman olmak mı? 1990 lı yılların başında bir müddet yaşadığım Zongulda'ğa ilk yerleştiğimiz zamanlarda, Düzce ile mukayese edip kendi memleketime ne acımıştım. Zonguldak devletin tüm yatırımlarını yağmur gibi yağdırdığı bir ildi o zamanlar. O tarihlerde Düzce'de ise devletin bir kaç lise ve uyduruk bir hastaneden başka hiç bir şeyi yoktu. Bu ayrımcılık işine oldum bittim ayar oluyorum. Aklımın ilk ermeye başladığı zamanlardan beri ilgim hep haksızlıkların, ayrımcılığın, adaletin hakkıyla dağıtılmamasının üzerinde oldu. Bunu görmezden gelenlerden nefret ettim. Bu yüzdendir kapitalizmden nefretim, bu yüzdendir komünizmden veya diğer insan onurunu hiçe sayan tüm sistemlerden tiksinmem. Maalesef ki adalet ve huzur bizim yaşadığımız bu coğrafyaya  ait bir kavram olamadı, olamıyor :(  Biraz kendimizi toparlamaya, millet olarak biraz yüzümüz gülmeyegörsün anında hevesimiz kursağımızda bırakılıyor. Ülkem için, milletim için, şehrim için, evladım, kardeşlerim, kendim için ümitli olmak istiyorum ve dua ediyorum. Lütfen siz de edin.        Zamanın geçiyor olması aslında öyle güzel bir nimet ki, beraberinde yaşanmış olan zorlukları ve üzüntüleri de alıp götürüyor. Dün evde ofisimi yeni açtığımda aldığım notları görünce gülümsemiştim. O zamanlar o yapılacak işlerin gözümde ne kadar büyüdüğünü, stres ettiğimi hatırlayıp, hepsinin halletmiş olmanın mutluluğunu hissederek. Zamanı bu yüzden çok seviyorum. Çünkü insan her geçen zamanda daha da güçlenerek, büyüyerek, öğrenmiş, tecrübe etmiş olarak, kendini tanıdığı için hayatı daha kolay ve  mutlu yaşamayı becerebiliyor. Daha ne olsun ki...

13 Şubat 2016 Cumartesi

BİRAZCIK ADALET! İMKANSIZ MI?

       
Dün akşam haber izlerken  bir haber dikkatimi çekti. İsveç'li bir yardım kuruluşu (sida) 2016 yılında tüm dünyada 125 milyon kişinin yardıma muhtaç olacağını tespit etmiş. İşte Suriye'de 18 milyon kişi, Irak'da 7,5 milyon kişi, Etiyopya'da kuraklık nedeniyle 10 milyon kişi vs... Rakamlar insan hayatını ifade ederken çok yetersizdir. Ama bu rakamlar gerçeğin de çok ötesinde yetersiz. Dedim ki bunların yardıma muhtaçtan anladığı açlıktan ölümle hayatta kalma arasında gidip gelen insanlar olmalı. Yani bir yardım kuruluşunun bu tespiti yapmış olması bana insanlıktan ne kadar ama ne kadar uzakta olduğunu gösterdi. Bence çok talihsiz bir açıklama. Hani derler ya özrü kabahatinden büyük. Bu öyle bir şey. Ben eğer yetkili olsaydım böyle bir açıklama yapan kuruluşu tez elden kapatırdım. İnsan hayatı sadece açlık tokluktan ibaret midir? Velev ki öyle olduğunu kabul edelim 7 milyar nüfusa sahip bir dünyada sadece açlık tokluk arasında gidip gelen insan sayısı sizce 125 milyon mudur? Bahsetmeyeceğim hepimizin bildiği acılardan da. Ben yine şu kapitalist dünyaya nefretimi kusmadan da geçemedim. 
      Bizim aklı evvellerden birisi de (Berna Laçin) Küba'ya gitmiş. Doktorun bile 20 euro maaş aldığı bu komünizm ülkesini ballandıra ballandıra anlatmış. Aklın ermese çantayı omzuna vurup Küba'ya göç edersin. 
    Yok arkadaş ben aklımı çıldıracağım. İnsanlık tarihin hangi döneminde bu kadar ölmüştür acaba? Ya da tekrar dirilir mi? Biz inançlı insanlarız ümit etmeliyiz ama o kadar zor ki ümit etmek. Allah affetsin beni. Bir akşam haber izledim daha da kendime gelemiyorum. Haber bülteni değil, felaket tellallığı. Ne aklım ne gönlüm almıyor bu kadar adaletsizliği, Yazmasam da çatlayacaktım, bakmayın siz benim kusuruma :((