Google+ Followers

27 Aralık 2013 Cuma

HÜRMET


     İlk çocukluk yıllarımı yaşadığım, ve karakterimin şekillendiği bu ahşap bağdadi tarzında inşa edilmiş olan konağın 2. katındaki koridorun solunda, sokağa ve yandaki meyve bahçesine bakan iki pencereli, içinde banyosu ve küçük bir dolabı olan (annem orayı mutfak olarak kullanırdı) kuzey batı cepheli odanın bugün aklımda kalan en belirgin özelliği genelde soğuk olmasıydı. Oysa kuzenlerime ait olan merdivenin başındaki bizim karşı çaprazımız olan ve arka bahçeye bakan  odaysa her zaman ışıklı, güneşli ve sıcak olurdu. Galiba her zaman çok üşüyormuşum ki mekanlara ait ilk aklıma  gelenler sıcaklık ve gün ışıkları... Bizim odanın karşısında halalarımın kaldığı alt katında yanan sobanın etkisiyle her daim sıcak olan odada kızların çeyiz sandıkları, kılık kıyafetleri, ferforje başlıklı demir karyolaları, yerde el dokuması bir kilim, büyük çiçekli güllü perdeli, sokağı ve konağın ön bahçesi ile girişini daha iyi gören pencereleri ile bizim için tam bir cazibe merkeziydi. Halamlar bizden 3-4 yaş büyük oldukları için bizimle akran gibiydiler ve inanılmaz komik şeyler anlatır bizi kahkahaya boğarlardı. Bazen gece yarılarına kadar sohbet kahkaha bitmez, bizi bir türlü odalarımıza postalayamaz, yere bir yatak serip gece odalarında kalmamıza izin verirlerdi. Amcalarımın kaldığı merdivenin sağındaki diğer odalara nazaran küçük olan odaysa bizim gidip, gizlice tahta bavullarını karıştırıp, oyun kağıtlarını, kartpostalları, mizah dergilerini, resimli duvar takvimlerini arakladığımız genelde dağınık, soğuk, pantolonların, ceketlerin, gömleklerin havada uçuştuğu, sigara kokan, penceresinin önünde kocaman bir ayva ağacı olan manzarası en güzel odalardan biriydi. Ama bu odanın bir enteresan yanı daha vardı ki o da sakinlerinin tamamen apayrı dünyaların insanı olmasıydı. Yine bizlerden 7-8 yaş büyük olan amcaların birisinin gayesi Kur'an ezberlemek, ezan okumak, imamı büyük amcam olan camide fahri müezzinlik yapmak olan, büyük halamın bile "baban minareden mi düştü mübarek" diye arada bir takıldığı  küçük amcamın aksine, diğer amcam da bir o kadar serseri ruhluydu. Ne huy olarak, ne şekil olarak birbirlerine benzemezlerdi :) Bazen küçük amcam oda arkadaşına tahammül edemez geceyi kızların bütün homurtularına aldırmadan onların odasında geçirirdi. Bu katta hayat tamamen disiplinden uzak, oldukça renkli ve hareketli geçerdi. Çünkü babaannem ve dedem bu kata genelde pek çıkmazlardı. Ama alt katta hayat yukardaki kadar güllük gülistanlık değildi. Babaannemin, halamlara, amcamlara, annemlere evdeki yetişkin herkese yapacakları iş tarifleri, vazife paylaşımları olurdu. Biz bile bu paylaşımın dışında değildik Kardeşlere göz kulak olmak, beşiğini sallamak,  sonra mesela benim  şimdiki evlerde olmayan  bizim çocukken "pabuçluk" dediğimiz dış kapının iç kısmında küçük bir sahanlık şeklinde  ayakkabıların çıkarılıp, raflara dizildiği yeri temiz tutmak gibi bir görevim daha  vardı. Valla  bana göre epey külfetli bir görevdi :)  Şimdi ben de evimde böyle bir görevli olsun çok isterdim. Ne mi yapardım? Önce dışarıdan gelen kişinin ayakkabıları çamurdan, toz topraktan arındırılıp ev halkıysa rafa kaldırılır, sonra zemindeki çamurlar oraya mahsus yapılmış olan demir kürek gibi bir aletle temizlenir, sonra süpürülüp paspaslanır, misafir varsa ayakkabıları hemen çevrilir, ayakkabıların uçları dış kapıya bakılı durur vaziyette muntazaman dizilir, yeni gelen biri olursa kalkılıp bu görev tekrar ifa edilir, en sonunda da sahanlıktan koridora geçilen yeri paspaslar oraya da dökülen toz toprak, çamur varsa arındırırdım. Neyse ki babamın anlatmasına göre daha şanslıymışım, mesela dedemler çok daha eskiden atlı gelen misafirin atlarını misafir ahırına bağlamadan turlatıp atların hararetini attırmak, sonra da misafir ahırında beslemek gibi bir görevleri varmış. Duyunca çok gülmüştüm atın da harareti mi olurmuş, misafir at ahırı da mı vardı diye. Şimdikiler de benim bu "pabuçluk" vazifeme gülüyorlardır eminim. :))) Ama ne yapalım o zamanlar bunlar önemliydi ve aynı zamanda misafire hürmetin de bir göstergesiydi. Daha önce de bahsettiğim gibi Güllü Bahçe bu evlerin onca kalabalıklığının yanında  asla misafiri bitmez, buna rağmen de misafire asla hürmetsizlik ettirilmezdi. Babaannemin hayatında özellikle kadınların ilk görevi galiba iyi bir teşrifatçı, ve ikramcı olmayı becerebilmekti. Annemler hatırlıyorum da pişirip taşırmaya, sofralar kurup kaldırmaya yetişemezlerdi. Bir de bu kalabalığın kışlık kiler hazırlıkları olurdu ki evlere şenlik :)  Daha sonra belki bunlardan da bahsederim size. Şimdi aradan sadece otuz küsur yıl geçti ama her şey, her şey ne kadar değişti. Bu gün bizim bir çok davranışımız çocuklarımız tarafından anlaşılamıyor. Ne kadar anlatmaya çalışsak da galiba yaşanmadan olmuyor. Değil gelen misafirin ayakkabılarını temizlemek, abdest için ibriğe ılık su hazırlayıp abdestten sonra omuzunda temiz misafir peşkiri, elinde gül suyuyla  beklemek bugünküler kendi ayakkabılarını temizlemekten acizler... Nerden nerelere... Hürmet edeniniz çok olsun efendim, bir dahaki postta görüşmek üzere...
 
                                                

23 Aralık 2013 Pazartesi

BİR DARBENİN GETİRDİKLERİ







Siyasete ne zaman ilgi duymaya başladığımı gerçekten hatırlamıyorum. Hayatımda ilk görebildiğim darbe 1980 darbesiydi ki henüz 6 yaşımdaydım. Fakat o zamanlar dedemle babamın yeni taşındığımız evin salonundan ben hariç (çocuk olduğum için heralde beni dikkate almamışlar olsa gerek) herkesi çıkararak neler olabileceğini, neler yapılması gerektiğini istişare ederlerken onların gözlerinde gördüğüm kaygı bugün bile hafızamda. Daha sonraları sanırım kış mevsimiydi (6 kasım 1983 müş :) ) Özal'ın seçilmesinin yarattığı sevinci de yine fark etmiştim.Neyse ki arada yaşananları hatırlamıyorum. (Zira ilerde bolca hatırlayacağım anılarım olacakmış). Sonraki zamanlarda hatırladığım gazetelerin 3. sayfa ekonomi haberlerini merak edip okumaya başladığım 10-11 li yaşlarda Mesut Yılmaz'ın ülke ekonomisi ile ilgili haberleri, Avrupa hayalleri, Yunanistan yakınlaşması vs. idi. Üniversite yıllarıma kadar böyle bölük pörçük olan iktisadi-siyasi ilgim tam da 1991 yılı seçim mitinglerinin yapıldığı zamanlara denk gelen üniversite kaydımdan sonra yeni tanıştığım arkadaşlarımın da katkılarıyla kendimi Refah Partisinin mitinglerinde bayrak sallarken buluvermemle devam etti. Tabi işimiz bayrak sallayıp, slogan atmakla bitmedi. Sallanan bayraklar, kalabalık mitingler, boşa gitmedi ve o zamanın Refah Partisi %16,90 oy alarak meclise girmeyi başardı. Bu başarı hepimizi çok mutlu etmişti. Seçimlerden sonra dönemim en gözde gençlik vakfı olan Milli Gençlik Vakfı çalışmalarımız başlamıştı. Vakıfta yapılan aslında bir siyasi çalışma değildi. Cumartesileri vakıf günümüzdü. Şehrin tüm dindar ileri gelenlerinin hanımları, üniversite öğrencileri, üniversite mezunu olup yeni örtünmüş olan ablaları, öğretmen hanımlar, hocalar, genç yaşlı tüm kadınlar buluşur, tefsir, meal, hadis, sünnet dersleri yapılır ve aslında toplumsal bir kaynaşma ve kültür alışverişi olurdu. Milli Gençlik Vakfı çalışmalarımız bununla kalmadı. 1994 yerel seçimleri öncesi parti çalışmalarımız başlamış, partinin üniversite gençlik kolları başkanı olarak Ankara Balgat'taki genel merkezde dönemin siyasilerinden siyaset ve ekonomi dersleri ile partinin hayal ettiği ülke yönetimi hakkında dersler alıyorduk. Milletvekilleri bizi o zamanın milletvekili sitesi olan Oran sitelerinde evlerinde misafir etmişlerdi. Rahmetli Nermin Erbakan Hanım'ı ve rahmetli Necmettin Erbakan Hoca'yı bu çalışmlarda bizzat görüp tanışabilme fırsatımız olmuş bu dersler sonrasında bize birer sertifika takdim etmişlerdi. Ankara'daki Refah Partisi binası ile şimdilerde Demokrat Parti tarafından satılığa çıkarılan zamanın Anavatan partisi binası karşı karşıyaydı. Ders arasında Anap'ın binasına kocaman Özal posteri asıldığını görüp şaşırmıştık. Meğer 17 Nisan 1993 olan o gün Rahmetli Özal Hakka yürümüş. Burnumun direkleri sızlamış, hemen ankesörlü telefondan babamı arayıp telefonda konuşamayan babamla beraber gözyaşı dökmüştük. (mekanı cennet olsun hepsinin) 1994 yerel seçimlerinden önce kapı kapı, mahalle mahalle hatta köylere kadar dolaşıp insanlara öğrendiklerimizi aktarıp, partinin tanıtımını yapmaya çalışmış, yağmur çamur, gece gündüz demeden çalışmıştık. Bu çalışma şekli o zaman Emine Erdoğan Hanım'ın, Nermin Erbakan Hanım'ın tavsiye ettiği ve bizzat kendilerinin de katıldıkları bir çalışma metoduydu. Tabi çalışmalarımız boşa gitmedi ve parti 1994 yerel seçimlerinde büyük bir sıçrama yaparak Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlıkları kazanıldı. Ankara Melih Gökçek'le, İstanbul Tayyip Erdoğan'la Refah partili oldu. Fakat o dönem iktidarda olan DYP'nin ilk kadın başkanı ve ilk kadın başbakanımız Tansu Çiller'in 5 Nisan 1994 yılında %51 oranla Cumhuriyet tarihinin 3. en büyük develüasyonunu yapmasıyla düğün arafesinde olan bize de altın golünü atmış oldu. Zira bu develüasyonla ülkedeki tüm emtianın fiyatı 3e 4e katlanmıştı. Örneğin fırın, buzdolabı vs. beyaz eşya alacaktık bakmıştık bir sonraki hafta 5 bin liralardan 20 bin liralara uçmuştu. Yani 20 bine 4-5 eşya alabilecekken sadece 1 tanesini alabilir olmuştuk. E tabi ne oldu, düğün maliyetimiz de 3-4 katına çıktığı için zavallı bizler uzun yıllar borç ödemeye çalışmıştık. Dövizle borçlanılabiliniyordu o yıllar zira kimse kimseye TL vermez, bankalardan kredi almak imkansız, ya altın ya döviz borçlanılırdı. Bu insanlar da bizim gibi yıllarca bir gecede 3 katına çıkan borçlarını ödemek zorunda kalmışlardı. Ülke büyük bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ardından 1995 genel seçimleri olmuş, bu seçimde Refah Partisi bu kez %21,37 oy alarak seçimden 1. parti olarak çıkmıştı. 1. parti oldu olmasına ama Demirel'in binbir oyunuyla yine hükümet olamadı. Ülke yine çalkalanmaya devam etti. Ta ki 1996 yılında Refahyol koalisyonuna kadar hoca başbakan olamadı. Başbakanlık yaptığı 1996-1997 yıllarında ise ülke biraz rahatlamış, o yıl %7,5 oranında ekonomimiz büyümüştü. E tabi bu uzun süremedi ve ardından 28 Şubat postmodern darbe ile herşey yeniden tepetaklak edildi. Öyle bir darbeydi ki 28 şubat, iki müslüman sokakta selamlaşamaz olmuş, kızlar üniversitelere alınmaz olmuş, inançlı olan herkes yaftalanmış, işsizlik had safhalara çıkmış, hem dini hem iktisadi hayat yerle yeksan olmuştu. Gözümüzün içine baka baka defalarca parti kapatmalarını ve beyinsiz bahanelerini sıraladı dönemin başsavcısı Vural Savaş. Ağladık, kahrettik, hocanın bir sözü ile sokağa dökülmeye hazır milyonlarca genç varken Hoca hep sükunet telkin etti. Devletin yararına değil zararına olur dedi. ve o büyük kitle bunları sineye çekti. Ülkenin çalkantıları bitmedi tabi, hortumlanan bankalar, iflaslar ve 2000 yılında yeniden develüasyon :)) Ardından 2001 yılında enkaz yerine dönmüş bir ülkeyi devralan bir Ak Parti. 2000 yılındaki bir hastane anımı anlatmam lazım tam da burda. Hani Tayyip Erdoğan hep anlatır ya Düzce'de trafik kazası geçirmişler, acilde sedye bile bulamamışlar yaralıları bakmamışlar ordan oraya yollanmışlar falan. Ben de 2000 yılında eşim asker, Dr.umun tavsiyesiyle doğum için Zeynep Kamil'e gelmişim. Yatış işlemi yapılacak, elimizde sosyal statümüzü gösteren kapı gibi sağlık karnemizle statümüze göre sınıflandırılıp odamıza gönderildik. Pardon oda demişim, koğuş demeliydim. Zira 1-2 kişilik odalarda memurlar, 3-4 kişilik odalarda işçiler, küçük koğuşlarda bağkurlular, büyük koğuşlarda yarısı yerde yarısı yataklarda da en alt sınıfa tabi olan garip gurebalar yatardı o zamanlar. Doğum yapmış annenin odasını kapısına kadar süslemek ahaliye mahsus bir gelenek tabiki de değildi. Ahalinin geleneği ise; hastane için hazır tutulan bir dantelli, ütülü tek kişilik nevresim takımı, terlik, havlu, sabun, ve hatta yastık battaniyenin evde her daim hazır bulundurulmasıydı. Özel hastane sadece ülkemin fabrikatörlerine ve hortumcularına mahsustu. Memur da olsa işçi de olsa kimsenin böyle bir lüksü yoktu. Eczaneye de gidemezdi memur olmayanlar, parası olmayanlar. O yüzden eczacılık o dönemlerin en gözde meslekleri arasındaydı, bankacılık gibi :)) Bazı ilaçları alabilmek için memur karnesi bulup, sadece memura hizmet eden hastane doktorlarına araya hatırlı adamlar koyarak yazdırıp, eczanede de bir kısmını ödeyerek sahip olabilmek gibi külfiyetli meşgalesi olurdu hasta sahiplerinin. 2006 yılında annemi ameliyat ettirdiğimiz üniversite hastanesinde böyle tam teşkilatlı olarak nevresimimiz, terliğimiz, sabunumuz, yastığımız, battaniyemizle gitmiştik gitmesine ama refakatçi olarak kalan benim oturarak sabahlayacağım değil yatak, koltuk, sandalye sadece bir kırık taburem vardı. O taburede 6-7 gece sabahlamaya çalışmıştım. Bunları yaşayanlar bilir. 2001 den sonra iktidara gelen Ak Parti ekonominin düzelmesine dair hiç bir inancı kalmamış biz Türk halkına geldiği günden beri, her defasında şaşırdığımız hayret ettiğimiz, sevindiğimiz bazen yok artık dediğimiz bir çok yeniliğe imza attı. Her defasında korktuk, yok dedik bunu da yaparsa iktidardan uzaklaştırılır, öyle mi böyle mi elimiz yüreğimizde kaldı. Ama büyük bir liderlikle tüm badireler bir bir atlatıldı. Bunlar da ayrı bir yazının konusu tabi. Hiç bir şekilde baskılara boyun eğmeden, yoluna devam eden bir başbakan görüp rahatlamaya çalıştık, nefes aldık. Fakat bu son gelişmeler bizim çalışmadığımız yerden geldi. Bu kez sağ gösterip sol vurdu küresel güç odakları. Bu tam da arap ülkelerinde görüp te bizim kınadığımız kardeş kavgasıydı.Sağcı-Solcu, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Laik-Antilaik, Dindar-Dinsiz diye bölünemeyen kardeşliğimiz şimdi de cemaatçi-partici olarak bölünmeye çalışılıyor. Biz bu kavgaların bedelini çok ödedik. Bugünkü yazımda da sıradan bir vatandaşın ülkenin kaderinden nasıl etkilendiğini aktarmaya çalıştım. Biliyoruz ki bu kavganın asıl hedefi Erdoğan değil, yine Türkiye Cumhuriyeti. Biliyoruz ki Biz ülke olarak yeni bir buhrana sürüklenirsek bunun bedelini bu kez sadece biz değil tüm İslam coğrafyası ödeyecek. Öyleyse bırakalım birbirimizi yaftalamayı, isteyen istediği hocaya biat etsin, isteyen, nakşilere, isteyen kadirilere herkes meşrebine ne uygunsa gitsin oradan nasiplensin. Ama ne olur kimse kimseyi ötekileştirmesin, etiketlemesin, kardeşin kardeşe düşmanlığını Allah bize yaşatmasın. Siyaset zor, meşakkatli ve külfetlidir. Bugün konforumuzu bozup da siyasi çalışmalarla uğraşmama lüksüne sahipsek bu yükü çeken birileri olduğu içindir. Elbette sepette çürük elmalar olur, elbette istismarlar olur, bunlar heryerde her zaman olur. Fakat bu ülke bugün sahip olduklarına büyük bedeller ödeyerek gelmiştir, harcamayalım, harcatmayalım. Siyasi hiç bir yazı yazmama kararımı iptal ederek bu yazıyı yazdım.Son söz yine şiirin olsun ve Cemal Safi konuşsun... 

  • Gelin birlik olalım yarın çok geç olmadan,
  • Gelin dirlik bulalım vazgeçin öc almadan.
  • Nefreti yok edelim gel sen de katıl bize,
  • İntikam eşkiyası sevgiyle gelir dize.
  • Yedi düvel elinden kim kurtardı bu yurdu?
  • Mehmetçik değil miydi Lazı, Çerkezi, Kürdü? 
  • Hangimizin ecdadı feda olmadı yurda? 
  • Hangi bahçeden bir gül solmadı bu uğurda? 
  • Düne kadar Bosna'da kırılırken soydaşın, 
  • Sana senden başka dost çıktı mı düşün-taşın! 
  • Asırlardır dinmedi bir bölücü ninnisi, 
  • Aynı dinden değil mi alevisi sünnisi? 
  • Bin kere lanet olsun Yezit denen deliye! 
  • Muhabbetle bağlıyız Muhammed?e Ali?ye. 
  • Duyulmuş mu dünyada böyle oyun havası? 
  • Bize mi kalmalıydı komşunun kan davası? 
  • Siyah beyaz kavgası nasıl ilginç değil mi? 
  • Bizim mezhep kavgamız daha gülünç değil mi? 
  • Geçin o sınıfları geçin kardeşim geçin, 
  • Barışta buluşalım mutlu Türkiye için! 
  • Düşman sevindirmenin ne alemi var şimdi? 
  • Milletçe kenetlenip sarılmamız kâr şimdi! 
  • Bir başka ulus var mı böyle temiz böyle saf? 
  • İnsaf edelim dostlar, insaf edelim insaf!

16 Aralık 2013 Pazartesi

VEFA :,(


Et tekrarü ahsen, velev kane yüzseksen (180 kere de olsa tekrar etmek güzeldir) demiş ya atalarımız, bizim ki biraz bu babda da olsa şahsen kişisel hatıratım, not defterim, sırdaşım, öğretmenim olarak değerlendirdiğim bu yükte hafif, gönlümde ağır olan bloğumda vuslata erişinin 77. Yıldönümü yaklaşırken (27.12.1936) Üstad Mehmet Akif Ersoy’u anarak şerefyab olmak istedim. Karınca misali. Hep küçükken babamdan mısralarını dinleyerek, ilköğretim hayatımda kimi bayramlarda burnumun direkleri sızlayarak okuduğum İstiklal Marşımızın, Çanakkale şiirimizin, Eşin var aşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;  kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? O zümrüd tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun; Cihanın yurdu çiğnense çiğnenmez senin yurdun. ……………………………..Hayır matem senin hakkın değil… Matem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık bilmez afakım! Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda………… diyen Bülbül şiirinin, ilk kez yine küçükken babamdan duyduğum; Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem; Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım!.. –Boğamazsın ki! –Hiç olmazsa yanımdan kovarım. Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale; Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale! Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim! Adam aldırmada geç git!, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu… İrticanın şu sizin lehçede ma’nası bu mu? Diyerek siyasi görüşlerimizin her çiğnendiğinde göğsümüzü gere gere okuduğumuz bu şiirin ve kendimizi bulduğumuz, kendimizden geçtiğimiz, bazen şaşırdığımız, bazen hayran kaldığımız, bazen coştuğumuz, bazen çağladığımız, bazen kelimelerini bile anlamadığımız halde hüngür hüngür ağladığımız şiirlerin şairi büyük üstad. 6 ayda hafızlık etmiş, Arapça, Türkçe, Arnavutça, Farsça ve Fransızcayı ana dili gibi konuşabilen, yüzücü, atıcı, koşucu velhasılı sporcu, veteriner, öğretmen, vaiz, hatip, edip, şair, vekil, asil aydın, entelektüel, kibar, alıngan, ip gibi dosdoğru, sözünün eri, nezaket timsali, arkadaş, dost, yaren, eş, baba ve canını verecek kadar, çoluk çocuğundan, canından vazgeçecek kadar vatansever. Hayatı boyunca sadece bir kez paltosu olup bunu da hediye edip, yine paltosuz kaldığı için Tacettin Dergahından, Büyük Millet meclisine Ankara’nın o soğuklarında paltosuz, yürüme gider, bazen dairedeki arkadaşları kıyamayıp paltolarını ödünç verirlermiş. İstiklal Marşını yazdıran Atatürk’e 500 Lira (500 altını) ödülü kabul etmediği için kanunu değiştirten şair. Hasan Basri Çantay’ın  “bari kendine bir palto alırdın” diye takıldığı, kardeşinin evinde çayın şekerle içildiğini gördüğünde, millet yokluk içinde kıvranırken siz çaya şeker mi atıyorsunuz diye bir müddet ziyaretini keser.  Oldukça hazır cevap ve esprili de olan Akif bir gün Neyzen Tevfik’e yemeğe davetlidir, sofraya oturmadan önce Neyzen bir havlu getirir, havluyu kirli bulan Akif “yok Neyzen elimi yeni yıkadım, bir daha kirletmek istemem”  der.  Bir mecliste kendisini aşağılamak isteyen bir zat “siz baytarmıydınız”? diye sorunca “evet bir yeriniz mi ağrıyordu” der. Taceddin Dergahına gelen biri Bülbül şiirini yapmacık, zevksiz ve heyecansız bir şekilde okuyunca, Üstad ona “Bu Bülbül bizim Bülbüle benziyordu ama sen onu kargaya çevirdin, ne kanadını bıraktın ne kuyruğunu! Diye söylenir…


Hüznün Şairi 1923 yılında yönetimin baskısı ile canını verecek kadar sevdiği vatanından ayrılmak zorunda kalır ve Abbas Halim Paşa’nın daveti ile Mısır’a gider. Kahire Üniversitesinde Türk dili edebiyatı dersleri vermeye başlar. Bir müddet yazları İstanbul’da, kışları Kahire’de yaşar.  İstiklal Caddesindeki Mısır apartmanında, hastalık ve yoksulluk içinde hayata gözlerini yumar. O günün siyasileri maalesef cenazesine katılmak bir yana, ilanını bile yaptırmazlar. Buna rağmen binlerce öğrenci birbirinde duyarak üstadı son yolculuğuna uğurlarlar. Dostu Peyami Safa o zaman bir makalesini “Zararı yok bazen bütün memleketi birkaç adamın vefası temsil eder” diye bitirir. İşte bu satırlar da Peyami Safa’nın birkaç adamından olabilme umuduyla karalandı. Hatam yanlışım varsa önce Üstadın Ruhaniyetinden, sonra sizden af dilerim. 
                                                    İstiklal Caddesi Mısır Apartmanı (Önünden geçtikçe tarihi kimliğine hayran kaldığım binalardan)
Tacettin Dergahı; Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da özel izinle burada medfun. Mekanları Cennet bahçesi olsun.

10 Aralık 2013 Salı

MUTFAK KEYFİ ;)

     Tepelere yağan kar,  öğleden sonra aniden şehre indi ve fırtınayla beraber savrula savrula yağarken her yer bir saatte bembeyaz oldu. Cumartesi öğleden sonrayı gezmeye ayırıp yola düşen biz de karın şehrin doğusunda daha yoğun olduğunu görünce tıpış tıpış şehre geri döndük. Önceki haftalarda English Home'da gördüğüm tığ işi amerikan servislerinden örmek için gayet iyi bir fırsat diyerek kendimi ilk tuhafiyeciye atıverdim. Bir ip, bir tığ, bir de örmeye başlamak için sabırsızlanan ben. Çünkü örgü örmek Debbie Maccomber'in de hikaye ettiği gibi şahane bir terapi. Daha önceleri de kendi çapımda bir şeyler edip- eylediğim için bu konuda bir parça tecrübem var. Çok eğleneceğimi biliyorum, tabi bunu yapacak zaman bulduğumda.   Karı soğuğu çok sevmem ama ilk yağdığında ve hayatı engellemeyecek kadar olduğunda gerçekten pek bir sevimli oluyor. Hele de karın soğuğunu yaşama zorunluluğu olmayıp, sıcacık odadan yetim terliği gibi gökyüzünden inen karı seyretme lüksüne sahipseniz o bembeyaz kristaller muhteşem. Eve dönüp tülleri iki yana açılan ve sokağa bakan pencerenin önündeki kırmızı koltuğa yerleştim Güneş battıktan sonra sokağı aydınlatan süslü sokak lambalarının sarı loş ışığında telaşsız, kedersiz ve huzurla dans eder gibi inen karı izlerken bir yandan tığ işi amerikan servisini örüp bir yandan da  yağan karın huzurlu halinden ilham almaya çalıştım. Öyle kaptırmışım ki kendimi o gece bir tanesini bitiriverdim. 
       Pazar günüyse ipim bittiği için örgüyü bir kenara bırakıp, mutfakta yeni öğrenip denemek istediğim iki Harput yemeğini yapmaya çalıştım. Birisi harput çorbası ki çok sevdim, ama ben biraz orjinalinden değişik yaptım. Yoğurdu çok sevdiğimden midir, ekşili tatlar vazgeçilmezim olduğundan mıdır bilemiyorum da  yoğurtla yapılan her çorba başımın tacı. Acizane (yemek üzerine destan yazanlar ve harputlular beni affetsinler, bizimki kendi aramızda sohbetten öte değil) orjinal tarifi ve yapılışı şöyleydi;   3 su bardağı yoğurt, 3-4 su bardağı su, 2 yumurta, 2 tepeleme yemek kaşığı nişasta ile tencereye alınıp çırpıcı ile ateşte karıştıra karıştıra kaynatıldı, kaynamış olan bu karışıma bir bardak kadar haşlanmış nohut, bir bardak haşlanmış buğday ve 200 gr kadar haşlanmış (nohut iriliğinde doğranmış) kuşbaşı dana eti ve bir yemek kaşığı haspir otu ilave edildi. Bir taşım da bu malzemelerle kaynatıp, en son da tuzu eklenip üzerine tereyağında pulbiber nane kızdırılıp dökülerek ateşten alındı. İkinci yemek de harput köftesi ki yine bu da evlere şenlik güzellikte onu da kısaca şöyle yazayım; yarım kilo kıyma, bir su bardağı köftelik bulgur, bir baş elde incecik doğranmış kuru soğan, birbuçuk kaşık biber salçası ve tuzla çiğ köfte gibi 20 dk kadar iyice yoğuruyoruz, arada bir hafif ılık suyla ıslatırsak bulguru yumuşatmaya yardımcı oluyor, en son incecik doğranmış maydanozu da ilave edip yoğurma işini bitirip bunları minicik minicik yuvarlaklar yapıyoruz. Bir yanda salça, tereyağı, reyhan otu ilave ettiğimiz suyu tencerede kaynatıyoruz, kaynamış olan bu suyumuza  yuvarladığımız köftelerimizi atıp bir taşım kaynatıp sulu olarak servis ediyoruz. Bir dahaki mutfak keyfinde inşallah peynirlilerini denemeyi hayal ediyorum, tuzsuz, yumuşak inek peyniri bulabilirsem. Fırsat buldukça, damak zevkime hitap eden, yeni lezzetleri keşfedip denemeyi ve bunu da damak zevki iyi gelişmiş birileriyle paylaşmayı seviyorum. O kadar çok geniş bir yemek kültürümüz varmış ki, her daim yeni bir şeyler öğreniyorum ve bunları yapmak beni heyecanlandırıyor, inanılmaz mutlu ediyor. Keşke diyorum bazen, mutfak keyfini keşfetmek için bu kadar geç kalmasaymışım. Bir dahaki postta görüşmek üzere, ağzınızın tadını kaçıracak herşeyler sizden uzak olsun...

6 Aralık 2013 Cuma

GÜLLÜ BAHÇE


  Birkaç gündür bloğumun devam edip etmemesi konusunda kafam karışık, kararsız dolaşıp duruyorum. En kötüsü kararsızlık galiba ki tüm gece rüyamda uğraştım durdum. Yazdığım ve yazacağım yazıların tıpkı bir canlı varlık gibi bana küstüklerini gördüm rüyamda. Uyanınca "acaba yazının da bir ruhu mu var ki" dedim. Hatta daha önce yazılarımdan birinde bahsettiğim konağa nispet yaparcasına bu kez büyük babanın evini görüyorum rüyamda. Tıpkı Onların yaşadığı zamanlardaki gibi hayat dolu, güneşli ve sıcacıktı. Biz torun çocuklarıydık o evin. Evin sahibi büyük baba da dedemizin babasıydı. Herkesin karşısında tirtir titrediği, otoriter, disiplinli adam bizi görünce güler, kucağına alıp sarılır, kendini öptürüp, saçını bize taratırdı. Sonra da "çocuk sevindirme" ritüelini yerine getirmek için olsa gerek her defasında evin güneybatısındaki, balkonlu, kapısı kilitli odadaki kocaman ceviz konsolun çekmecesinden elinde ya iğde, ya akide şekeri, ya karışık meyve kurusunu elimize verip bizi bahçeye öyle salardı. Ama biz o kapısı her daim kilitli küçük odayı merak eder dururduk. Kimi zaman kuzenimle o odanın baktığı arka bahçeye boyumuza göre hayli yüksek olan bahçe çitini aşmayı becerip gizlice girer, dalları odanın balkonuna değen incir ağacından incir, erik ağacından erik, armut ağacından armut toplar son olarak mutfak penceresinin çaprazında kalan, oturma odasının bahçeye bakan penceresinden de görülebilen aşlı gülden de koparabilirsek yaramazlığı becermiş olmanın edasıyla bahçeden sıvışırdık.  Halbuki evin umuma açık ön bahçesinde dış kapının solunda pembe ve beyaz gül ağaçları, sağ tarafında da mis gibi kokan hanımeli vardı ve ondan sadece biz değil herkes koparabilirdi. Büyük annenin yakasında çengelli iğneyle tutuşturulmuş bir pembe gül olur, mis gibi gül kokardı. O evin daimi yatılı misafiri, gündüz yemek misafiri, kimi zaman kahve içmek, hal hatır sormak için uğrayanı, kızı-oğlu, torunu torbası, çoluğu çocuğu, gelini damadı, geleni gideni hiç ama hiç bitmezdi. Herkesin kendine yer bulabileceği kadar büyük değildi oysa. Bizim o zamanlar oturduğumuz dedeme ait olan konak o evin 2 katı büyüklüğündeydi. Ve o evin de kaderi diğeriyle aynıydı. Babaannem hem kendi evinin kadını, hem diğer evin geliniydi. Hem kendi evini; sofrası her daim kurulu olacak vaziyette tutar, hem diğer evi yine her daim kontrol ederdi. İki ev arasında gider gelirdi. Gök gürlediği zamanlarda, annemden korktuğum zamanlarda, yaramazlık ettiğim zamanlarda eteğinin taa altına sığındığım, şefkatinde hayat bulduğum, hayat bulduğumuz, merhameti herkese yetecek kadar çok olan, koca yürekli örnek kadındı. (bir gözyaşı molası :'(  ) (Hepsine gani gani Rahmet etsin Rabbim)
     Nerden nerelere geldik, iyimi? Sözün özü galiba yazılacak olanlar da tıpkı yaşayacak olanlar gibi hayat bulacaklarsa buluyorlar. Öyleyse söylenecek sözü olanlar buyursunlar, söyleşelim, konuşalım, dinleşelim. Nasılsa baki kalan bir hoş sadaymış bu alemde. Bir de güzellikler galiba...

4 Aralık 2013 Çarşamba

MERAK ;)

      Kağıttı, kalemdi, kitaptı derken ister istemez yazı yazmanın büyüsüne kapılıvermişim. Yazma eylemi benim için tarifi mümkün olmayan bir duygu. Ben bu duygunun büyüsüne bugün kapılmadım. Halalarımın, amcalarımın kalemlerini, boyalarını, defterlerini, kitaplarını sadece elleyebilmek için can attığımda ve onlara sahip olup onlarla yatıp kalkabilmem için okula gitmemin şart olduğunu sanıp direttiğimde 5 yaşına yeni girmiştim. Sarı çuval dokulu çantamın içine koydukları bir defter bir kalemle okula başladığım kutsal günümü hiç unutmadım. 80 kişilik sınıfta 4-5 kişi bir sırada oturup ve hatta yazı yazmaya çalışırken o sınıfın, yaşça-boyca-kiloca en küçüğü olarak ilk önce benim okuma yazma öğrendiğimde sınıf öğretmenimin ve okul müdürümün beni müfettişe çıkarıp, teftişi savuşturduklarını yarım yamalak hatırlayıp, sonraki yıllarda da sınıf öğretmenimden dinlemiştim. 
       Bugün bunları neden anlatıyorum, çünkü akşamdan beri günlük-denemeler formatında devam etmekte olan bloguma devam edip etmeme tereddüdü yaşıyorum. Google'da yazdığım yazıların pıt pıt çıktığını görünce bir korkuya kapıldım. Kendimi gözetleniyor hissettim. Mazallah sosyal medya, internet, blog derken gizlilik, özel hayat patladı gitti:)) Şunun şurasında meşhur olmamıza ramak kaldı :)))
        Bu kadar ayan beyan, açık seçik herşeyin ortalarda yaşandığı başka bir yüzyıl olmamıştır dünya tarihinde herhalde. Google'n herbirimizi 7 göbek ceddimizi sayacak kadar biliyor olması bana göre cidden rahatsızlık verici. Özel hayat falan hikaye oldu. Facebookta eşimiz-dostumuz, twitterde sosyal-siyasal düşünce yapımız, instagramda beğenilerimiz evimiz köyümüz, tabağımız çanağımız, bloglarda pişirip taşırdığımız, gittiğimiz geldiğimiz herşeylerimiz mazallah cıscıbıl ortalarda. Başlarda sadece takip edenler, arkadaşlarımız görüyor nasılsa diyerek biraz da merakla daldığımız bu mecralarda aslında işin hiç de öyle olmadığını anladığımızda biraz geç kalmıştık. 
       Sadece ben mi böyle düşünüyorum, benim ikizler burcum mu tavan yaptı bugün bilemiyorum (Rezzan Kiraz ayın bugünlerde hangi burcun etkisinde olduğunu açıklasa keşke:) ) Sizlerin de bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum. (Çok şükür ki henüz düşüncelerimizi okuyamıyoruz birbirimizin ;))  Sevgiyle kalın efendim...

3 Aralık 2013 Salı

HOŞGELDİN KADINIM

Hoşgeldin kadınım

Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin.
Yorulmuşsundur.
Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var.
Susamışsındır,
Buzlu şerbetim yok ki, ikram edeyim.
Acıkmışsındır,
Sana beyaz, keten örtülü sofralar kuramam
Memleket gibi esir ve yoksuldur odam.

Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin!
Ayağını bastın odama
Kırk yıllık beton çayır çimen şimdi.
Güldün,
Güller açıldı penceremin demirlerinde.
Ağladın,
Avuçlarıma döküldü inciler;
Gönlüm gibi zengin
Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin.



İşte sizinle paylaştığım bu mısraların şarkısını Volkan Konak'tan her dinlediğimde beni bende alır. Öyle anlamlı ve öyle büyüleyici gelir ki bana; gözlerimi kapayıp dinlerken kadınlar ya da erkekler olarak sevenin sevdiğini böylesine sevdiği bir hayatı düşlerim. Bırakın gül suyu ile gümüş leğende ayak yıkamayı, sabah evden çıkarken, akşam eve girerken, bir elinde beyaz ipek mendil, diğer elinde kolonyası ile "hoşgeldin/gülegüle sevgilim" diyen bir güleryüz,  içlerine lavanta doldurulmuş, kenarı incecik dantelli keseler konmuş, tozu alınmış ayakkabıları önüne konmuş,  dumanı üstünde tüten çorbayı,  çayı afiyet şifa olsun diye  hürmet ve sevgiyle kıyısı-köşesi işlenmiş, süslenmiş, pirüpak kadın eli değmiş örtülerin üzerinde   ikram edilmiş hangimiz gönül bağı, aşk, sevgi, hürmet duyup mutlu olmaz ki? Çirkin insan bana göre yoktur da, velev ki çok güzel olmasa da en içten sesiyle, sevgiyle "nasılsın" diye soran sözün büyüsü hangi güzellikten daha geri olabilir. Bunca gündelik telaşelerimiz içinde "sevgiliye" sayılı günlerin, yıl dönümleri kutlamalarının dışında bir buket çiçek, bir küçük hediye almama kanunu var gibidir değil mi? Yazarken ben bile gülümsüyorum :) Çünkü hayat öyle hızlı akıp gidiyor ki biz zavallı garip gurebalar hayatın olabilecek tüm güzelliklerini pas geçiyoruz, arada bir hafızalarımıza ustaca işlenmiş "esnafı şenlendirme" etkinliklerine iştirak ediyoruz o kadar :)) Düşünecek zamanımızı, fırsatımızı, kültürümüzü, altyapımızı da sağolsun kapitalist sistem tarumar eyledi. Şimdi herkes burnu bir karış havalarda paşa kızı, oğlu olarak karşılıksız, emeksiz, kusursuz hizmet ve aşk bekliyoruz köşelerimizden kımıldamadan. Beklemeyin efendim, hiç beklemeyin, eğer hala da veren varsa öpüp başınıza taç edin. :))) 
       Sevgiyle kalın efendim, hürmet etmeyi becerip, hürmet edilenlerden olun...


        

2 Aralık 2013 Pazartesi

RUGAN AYAKKABILAR

       Kış mevsimi artık iyiden iyiye kendini hissettirdi. Tam da çıtır çıtır yanan sobanın arkasına pofuduk koltuğu çekip pencereden dışarıdaki bazen artan bazen azalan yağmuru, rüzgarla savrulan sarı, kırmızı, kahverengi yaprakları izleme zamanı. Ne ki sabahın kör ayazında yollara düşüp, akşamın; yıldızsız, ayışıksız karanlığında evine dönenler için böyle bir keyif hayal. Yazdan, sonbahardan kalan sandaletler, incecik kurdelalı, boncuklu, yaldızlı tokalı, rugan iskarpinleri yerini çoktan bana göre kaba saba botlara, ayakkabılara, ayağa çin işkencesi olan çizmelere bıraksa da ben hala siyah deri rugan veya siyah nubuk ayakkabılarla ayaklarımın donma pahasına salına salına yürüme sefamı devam ettirme azmindeyim. Gündüz donan ayaklarımı akşam olunca yünden örme çoban çoraplarıyla zor ısıttığımı gören yok nasılsa ;)) Ah yaz, ah ilkbahar nasıl da hafif, hoş ve eğlencelisin. Güneşin, ayın, yıldızların,  mehtabın, şırıl şırıl denizin, pırıl pırıl sabahınla nasıl da hayat dolusun. Hayatın yeniden canlanmasını, ve hayatın başlangıcının bir çiçek kadar güzel olduğunu nasıl da masalsı bir güzellikle anlatır durursun.