Bu postun giriş cümlesini bir kaç kez yazıp, yazıp sildim. "Yıllar yıllar önce" dedim olmadı, "......... filanca yıllarında" dedim olmadı. Hay bin kunduz ne desem olmadı iyi ki bi yaşımı gizleyesim tuttu bu sabah. Neyse işte şöyle diyelim o halde; öğretmenlik yaptığım yıllarda :))) (Oldu galiba) Efendim öğretmenlik yıllarımda öğrencilerimin bizden epeyce farklı olduğunu görmüştüm genel ahlak anlayışlarıyla. Lakin bu postu yazmamın sebebi o öğrenciler değil. Fakir'in diğer e-posta adresine sanırım adres benzerliği nedeniyle üst tabaka bir sivil toplum kuruluşunun aralarındaki bir toplantının duyuru metni ve bu toplantıya katılıp katılamayanların cevapları düştü. Elbette çok kalabalık bir gruba toplu olarak atılmış ve cevaplarda sanırım benim gibi herkesçe görülüyor. İlk gelen mailin yanlış geldiğini görüp üzerinde durmamıştım, lakin cevap mailleri de art arda düşünce isimleri tanımadığımdan açınca anladım ve şu dikkatimi çekti. E-posta adreslerinin altında, yanında veya görebileceğimiz herhangi bir yerinde insanların unvanları, logoları, titrleri mevcut. Öyle düpedüz Ali, Veli, Ayşe, Fatma değil yani. Bu bir yerde iş dünyası için gereklilik olabilir. Lakin bir hafta önce katıldığım başka bir toplantıda kadınların öncelikle kocaları ile, kendilerinin fiziksel görünüşleri ile, titrleri ile, ve daha nice dünyalıkları ile nasıl da yarış edercesine birbirlerine kanat çırptıklarını gördüm. Bu işlerin ulu orta, ortalara saçılıp dökülmesi görgüsüzlük değil miydi, ayıplanmaz mıydı? Ne bileyim Allah'tan korkulmaz, hicap edilmez miydi? Sadece gerekli yerlerde, zorunluluk halinde açıklanmaz mıydı? Yahu insanlar ne zaman bu kadar değişmişler, bu kadar dünya değişirken ben yedi uyurların hangi mağarasında kalmışım? Şaşkınım, düşünceliyim ve anlamaya çalışıyorum. Sahi siz farkında mıydınız tüm bu olup bitenlerin?... Görüyor muydunuz bu alçak uçuşları?...
5 Mart 2015 Perşembe
23 Şubat 2015 Pazartesi
ADIM HIDIR ELİMDEN GELEN BUDUR
Doğuştan; öyle çok çalışmayı sevdiğim de, becerdiğim de söylenemez. Tembel de değilim şükür ama benim kafamda böyle dünya işlerine çok tapınmak evvelden beri bir bacground bulamadı zahir. Bu nedenle biraz zorlanınca bende dişliler sıyırıyor :)) Kendi halimde olunca, özgür olunca daha bir verimliyim bu kesin. Hem zihnen hem de bedenen. Her neyse işte bugün pazar, ben de çalışıyordum öğleden sonra eve gelip adetim üzere televizyonu açıp karşısında uyuyakalmışım. Bir saat sonra kendiliğimden uyandım, içimde bir sevinç. Dedim "destur nedir bu sevinç?" Sonra hatırladım ki, iki ara bir derede rüyamda bana bir ajanda, bir de içinde çalışma planı olan şahane iki defter hediye edilmiş, ben uykudan bu sevinçle uyanıyorum :)))) Uyandığımda defter ajanda vs. yok tabi ama ben artık nasıl mutlu olduysam hala gülümsüyordum. Bu günlerde Türkiye'nin gündeminden de, insanların gündeminden de fena sıkıldım. Bu kez iş güç değil lakin duyduklarım, gördüklerim, gönül gözümün gördükleri beni yordu. Öyle ki küçük, minik bir spazm geçirdim. Ya da kendi tabirimle dişlilerden biri çatırdadı :))). İki gün yatıp yuvarlandım olmadı, aldım elime örgümü, dikiş makinamı da çıkardım ortalara, kah örüyorum, kah dikiyorum, kah düşüp yollara gezip dolaşıp geliyorum iyi geldi bana. Diyorum ki kendime "aman uzak dur, televizyondan, gazeteden." Belli ki düzeleceği yok hiç bir şeyin. Dünyanın bu haline ben, benim bu halime bünyem katlanamıyor. İlk fırsatta gidip şu rüyamdaki defterlerden arayayım en iyisi. Biraz sever, koklar, biraz yazar çizerim. Adım hıdır, elimden gelen budur.
10 Şubat 2015 Salı
KALIN KAFAMA KALIN NOTLAR!...
Şu hayatta çok iyi insanlar tanıma şerefine nail olabildim. Lakin çoğuna arkadaşım-dostum dediğim insanları da aslında hiç tanımamışım. Ne garip değil mi??? Şimdi öyle yazsam olmuyor, böyle yazsam olmuyor! Yazmasam da bunu kişisel tarihime kalın harflerle yazmak ve bu yolla da kalın kafama sokmak istiyorum. Burası her ne kadar umuma açık olsa da sonuçta benim görüş ve düşüncelerim. Off zor iş şu blog yazmak yahu. Hem bak nerde kaldı gizlimiz saklımız. Ne varsa ortada işte... Çok dökmeyeyim şimdi ortalara lakin şu gereksiz insanlara gereğinden çok değer vermek beni çok incitiyor dostlar... Kırgınım yani, hem de çok işte...
27 Ocak 2015 Salı
İYİKİ/KEŞKE/2015
Şu hayatta, her daim "iyi ki yapmışım" dediğim üç-beş şey var. Bunların başında elbette anne olabilme lütfuna mazhar olmak, ikincisi de size komik gelebilir fakat "özgürlük= nefes almak" gibi olan benim için araba kullanmak. ............ Listenin altındaki bir kaç maddenin altında da "blog yazmak veya blog dünyasını keşfetmek" var. E tabi ki de bu listemin karşısında "şu hayatta bir türlü beceremediklerim" diye bir liste de var elbette :)). E hadi merakta bırakmayayım, oradan da bir kaç tüyo vereyim de biraz güldüreyim sizi, hali pür melalime :)) Liste başım :(( Bir türlü fazla kilolarımdan kalıcı olarak kurtulamamak, bir yabancı dili şöyle adam gibi konuşup/anlayacak kadar olmamış olmak...................... Görüldüğü gibi beceremediklerimin ardında bir istikrar sorunu var gibi. Psikolog arkadaşlar daha iyi çözümleyebilirler halimi. Biraz karmaşık çünkü.
Uzun zamandır yazamıyorum. Mazallah iki bin on beş bir geldi, pir geldi. Hemen ilk bir kaç gününü annemin acil operasyonu nedeniyle hastanede geçirdik, arkasından tatil, arkasından bastırdıkça bastıran kar, arkasından sınavlarım ve nihayet sömestr ve bir nefes. Bugünümüze şükürler olsun. Sağlık olunca her şeyin üstesinden gelinebiliyor. Ne büyük nimet şu sağlığımız, sonsuz kere şükür.
Bizde haberler şimdilik böyle, okuma, yazma, izleme gibi entellektüel ritüelleri devam ettirebilmek de büyük lüksmüş onu anlamış olarak, iki bin on beş yılının aynı hızda dönmemesini, biraz sükunet, biraz huzur, ve hep sağlık diliyorum. Daha bu yıla ait bir ajanda bile yapacak zaman bulamayan bizden selamlar....
4 Ocak 2015 Pazar
YOKSUNLUK
Popüler kültürün diagnostic tespitleri beni hep irite ede durmuştur. Basit kalıplar, basmakalıp düşünceler, ardında düşünce ve fikir teri olmayan, kullananı yalancı bir filozof edası ile mesnetsiz bir havaya soktuğu için belki de... (A)Sosyal medyanın buna katkısı yadsınamaz tabi. Malumunuz instagram veya facebookta olur olmadık her bir şeylerimizi yayınlıyoruz ya toplumca; bu sabah ta sabah kahvaltısını resmeden bilumum zevat altına "kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı" yorumunu yazmış mı! Ekranda akıyor mübarek :))) Kapattım ekranı, canım sofraların güzelliği de heba oldu ben feyiz alamadan :))).
Mutluluğun aslında "yoksunlukla" daha yakından ilgisi var diye düşündüm içimden. "Verilmiş, lutfedilmiş" nimetlerin farkında olabilmek ve şükretmekle ilgisi kesinlikle kahvaltıdan daha fazla mutluluğun. Eskiden, üniversitedeyken bir çok sebeple inanılmaz uykum gelirdi benim. Kampüste başımı koyup uyuyabileceğim her yerde uyumak isterdim. Yurda döner dönmez onca gürültünün patırtının içinde kıvrılıp uyurdum. Otobüste ilk kırkbeş dakikadan sonra kendimi uyandırıp, vücudumun tutulmuş herhangi bir yerine derman arar dururdum :)). Şimdi yatağıma ne zaman yatsam, istisnasız büyük bir minnet duygusuyla Allah'a şükrederim. Ailemden ayrı okuduğum lise yıllarımdan sonra kendi evimde yediğim her akşam yemeğim için taa gönülden Allah'a şükrederim. Halk otobüslerinde dinlediğim lüzumsuz tesbih çıkçıkından veya tüm yol boyunca beynime giren bozuk para döndürme seslerinden, karda kıyamette ayaklarımı hissetmeyecek olduktan sonra gelen otobüse gak guk bile diyememekten, sabah buz gibi havalarda kaloriferi yanmayan toplu taşıma araçlarından sonra bunlardan kurtulduğuma herrr zaman şükrederim. İlk iş hayatımda stresten, acemilikten yüzümde çıkan yara bereden cüzzamlı gibi olduğum zamanlardan sonra şimdi yapabildiğim her iş için şükrederim. Vallahi saymakla bitmez ki... İki bin on beşe girerken oğlum bana dedi ki; "anne sen bana iki bin dokuzda yılbaşında bir model araba almıştın bmw" dedi. "Eee şimdi ne istersin"? dedim, "gerçeğini" dedi. Ben şoktayım. Yuh dedim yaa. Bu mudur! Yetişen, bir de "bizim" (bir çok manevi değeri öğretmeye çalışan anneleri kastediyorum biz ile) yetiştirdiğimiz nesil bu mudur? Hani belki bana çok da ciddi söylememiştir bilemiyorum şaşkınlıktan da soramadım herhalde o anda ama yeni nesil galiba hiç bir şeyin yoksunluğunu yaşamadan büyüdüğü için bizden oldukça farklı bir dünya olacak yaşanan!
Seksen sonrası için kullanılan ve iş dünyasının korktuğu Y neslinden sonra, bu Z nesli için nasıl bir teori geliştireceğiz biz eski dünyalılar bilemiyorum.
(Aslında başka şeyler yazmak için özlemle oturduğum bloğumun başından tamamen başka bir yazı ile kalkmak da enteresan bir durum oldu tabi :)) Bu da biz X nesline mahsus galiba ;)))
15 Aralık 2014 Pazartesi
GÜN OLA HARMAN OLA...
Son zamanlarda mevsimsel olmanın yanı sıra sanırım iş stresinden de tevellüt eden "sırt-boyun-kol" ağrılarım hayatımın tadına tuzuna biber ekeledi. Biliyorum ki vücuda çarpan stres mutlaka kendisini vücudun herhangi bir yerini perişan ederek dışarı atıyor. Ve fakat yine de hayatta değişmeyen şey olan duvar gibi bir karakterse yaşanılanların önüne, bu duvarı aşıp geçmeye muvaffak olamıyorum. Bu duruma galiba mukadderat deniliyor. Değiştiremediğim bir çok şeyin varlığını kabullenmem de zordur benim. Velhasılı uğraşır dururum kendimle :)) Tabi bir de sürekli değişkenlik gösteren (bu da ikizler burcunun mu tesiridir bilemiyorum) öğrenme merakım var ki bundan bizar değilim. Yoksa hızına yetişemediğim beyin anaforlarımın altında kalakalırdım mazallah. Çıt!! Bir bakmışsın dişliler gitmiş :)). Şimdi neye mi merak saldım, elbette gündeme düşen osmanlıca okumayı öğrenmeye. Daha önceleri de arasıra aklıma gelip gidip durmuştu lakin cumartesi gece Bardakçı'nın "uğraşsanız yirmi günde öğrenirsiniz" demesiyle filim koptu. Ben eni konu uğraşıyorum bulmaca çözer gibi, hoşuma da gitti ama. Efendim şimdilik parçadaki beş on kelimeyi okuyabilip parçayı anlayamasam da dedemin okuduğu kitaplardaki o şiveyi okudukça O'nun bize okuduğu kıssalardaki sesini duyar gibi olmak, çocuk halimizle bu dile kıkır kıkır gülüşmelerimizi hatırlamak beni mutlu etti. Gün ola harman ola...
12 Aralık 2014 Cuma
ELEŞTİRİ
Çok eskilerden bir gece, artık uzun yıllardır görüşmediğim bir arkadaşımla aklımıza nerden geldiyse birbirimizi eleştirelim dedik. Sonra hangimiz önce başladık bilmiyorum fakat hayatım boyunca hiç unutmayacağım eleştiriler duymuştum. Öyle kırıldım, öyle incindim ki kelimeler kifayetsiz. He neden incindim çünkü biz eleştiri yapalım derken daha çok birbirimizi entellektüel eksiklerimizle eleştirelim diye anlamıştım. Oysa arkadaşım bana yemeği nasıl hızlı yediğimden girişip, sabahın köründe yataktan kalkar kalkmaz pencereyi açıp evi nasıl buz gibi ettiğimden, eşarbımı bağlama şeklimden, giyimimden kuşamımdan daha buraya yazamayacağım bir sürü şeyden çıkmıştı. Şok olmuş bir şekilde dinliyor, ağzımı açıp bir kelime dahi edemiyordum. Nitekim edecek bir kelime bulamadım da. Yine başka bir arkadaşımı güle oynaya misafir edip yolculadıktan haftalar sonra bana, senin o zaman canın bir şeye mi sıkkındı diye sorunca günlerce sersemlemiştim, nasıl böyle hissettirdim diye. Etmedim edemedim bunu bir arkadaşıma sordum. Ve bana öyle enteresan bir açıklama getirdi ki buraya yazarsam ola ki arkadaşım okur mokur da olayın gerçekliğini çözen kıza bir tebrik yollar :)))). Velhasılı anladım ki eleştiri duymak bana göre değilmiş! Ya da benim eleştiriden anladığımla, başkalarının anladığı aynı şeyler değil belli ki. Şimdi ne zaman bir eleştiriyle karşı karşıya kalsam, önce karşımdaki insanın vicdan, merhamet ve akıl ölçüsünü sorguluyorum. Böylesi en azından suskunluğuma bir açıklama oluyor, zira ben neden bir kelime edemedim diye içim içimi yemekten kurtulmuş oluyorum bir nebzecik de olsa...
4 Aralık 2014 Perşembe
BİR NEFES HUZUR
Artık mevsim sonbahardan kışa doğru yürüse de havalar hala yağmurlu ve ılık. Eskiden yılbaşı yaklaşırken şehirdeki hemen hemen bütün vitrinler kırmızı beyaz yapılır, ya heybeli, şapkalı bir noel baba, ya ışıl ışıl süslenmiş çam ağaçları, ya da kraponlarla, uçuş uçuş görünen kar figürleriyle süslenmiş olurdu. Artık İstiklal'de, Nişantaşı'nda veya avm komplekslerinde yürümüyorsan, bunlara pek rağbet edilmediğini görüyorsun. Dünya küreselleşirken, ulus devlet kimliklerini gözümüze gözümüze sokanlara bir nazire yaptığımızı düşünüyoruz galiba içten içe. Neyse işte konu neydi nerelere geldik. Efendim bu günlerde fakir duanıza muhtaç. Allah hayır etsin bir yoğunluk, bir yoğunluk aldı başını gidiyor. Ben de alıp başımı gidecek hallerdeyim. Bir küçük dua, bir nefes huzur iyi gelecek... Mendilimi serdim bekliyorum. Sevgi ve muhabbetlerimle ;))
20 Kasım 2014 Perşembe
SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ
Kapitalizmin babaları; adam smith, spencer, malthus. Baş harflerini büyük yazmıyorum. Cehennemin dibindedirler inşallah!!! Burdan da yollayacaklarımızla beraber cehenneme kütük olsunlar. Spencer ve Malthus liberal ekonomik sistemde fakirlere yapılacak yardımları reddederek, toplumsal yaşama uyum sağlayamayanların yok olmasını ifade eden "doğal ayıklanma" sürecini savunmuşlar. Şeytanın kuklalarının müridleri de hiç sektirmeden bu kuralı uygulamaya devam ediyorlar. Türkiye'de yönetenler, muhalefet edenler ve başta İstanbul olmak üzere varlıklı olan tüm büyük şehirlerin başkanları, siyasetçileri, zenginleri, karunlar, hamanlar, firavunlar ve bu şehirlerin müstesna sakinleri taşa, betona, tuğlaya, inşaatlara, evlere, mobilyalara, boğazlarına katrilyonlarca lirayı saçıp savurmaya devam etsinler! "Yüzme bilmez benim oğlum" diyen Ermenek'li madencinin annesinin ve ayağındaki yenisi 10-15 lira olan yırtık pırtık kara lastiklerinin yenisini alamayan fakir ve adam gibi adam olan babasının, yavrusunun mezarı başındaki o hala vakur duruşunun altında bütün Türkiye kaldı mı? Kaldı!
9 Kasım 2014 Pazar
NEV-İ ŞAHSIMA MÜNHASIR GECE HAYATIM
Ekranın köşesindeki saat gece 01.09'u gösteriyor. Uzun zamanlardır bu saatlerden sabah dörtlere beşlere kadar süren bir değişik uyanıklık içindeyim. Bunun bir kaç nedeni var. İlk başlangıcı gece yarısında başlayan belimden sırtıma yayılan bel ağrıları. Şimdilerde bu ağrı sağ koluma doğru yayılıp maalesef bilgisayarda veya elimde yazı yazmama mani olacak kadar beni sıkıntıya sokan bir ağrı. İlk başvurduğum fizik tedavi uzmanı iltihaplı romatizmadan bahsetti ki bence de durum bu gibi, fakat henüz teşhis ve tedavi süreci bitmedi.
İkinci uyanıklık nedenim ise karakter yapım olduğunu yeni yeni fark edebildiğim üzerime vazife edindiğim görevin -mahiyeti her ne olursa olsun bunun- tamamlanıncaya kadar bana rahat huzurun olmadığı. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim bahçe tesis etme işinin bu sonbaharda yani ekim-kasım aylarında yapılması gerektiği, aksi takdirde bir daha ki bahara kalacağı durumuydu ki, bu benim kafamı bilgisizilik, yetersizilik, ve de beceriksizlik nedenleriyle oldukça meşgul edip yordu. Fakat sonsuz şükürler olsun ki sora sora Bağdat bulunurmuş misali sora sora, hatta neredeyse akademik tez hazırlayacak kadar araştıra araştıra bahçeyi tesis edebildim. Ve yine sonsuz şükürler olsun ki bugün artık bitti ve ben de bir tüy gibi hafifledim. Şimdi Allah kısmet ederse önümde yeni başladığım kamu yönetimi bölümün ara dönem sınavları var, artık inşallah kafam rahat rahat derslerime çalışabilirim. Ve dilerim akademik çalışmalarımı ilerilere taşımak kısmet olur. Kırk yaşımda üniversitelere yeniden kendimi atmamın nedeni şu ki bu hayatta ancak öğrenmek beni teskin ediyor, kitaplarla hemhal olmak, okumak, öğrenmek ruhuma sonsuz iyi geliyor. Keşke bunu daha ben çocukken fark edip akademisyenliğe yönlendirilmiş olsaydım, galiba o zaman bu dünya yolculuğumu mutlu mesut yapıp gidiyor olurdum :))).
Bu kafa karışıklığı dönemimde yine her zamanki gibi Kur'an en iyi dostum oldu. Her gece okumaya başlayınca tekrar hatme başladım. İnanılmaz bir kitap Kur'an. Haddim değil, günahsa Rabbim affetsin beni ama ne zaman ruhum daralsa Kur'an okumak (ben arapçasını okuyorum, yıllardır mealini de okuduğum için merak ettiğim yerlerde durup mealini de okuyorum). Zaten elimdeki Kur'an altını çizerek okuduğum mealli bir mushaf-ı şerif. Eşime kırkıncı yaşında hediye ettiğim Mustafa İslamoğlu'nun Hayat Kitabı Kur'an meali inanılmaz bir çalışma olmuş ve elden bırakılacak gibi değil. Allah razı olsun, böyle bereketli bir çalışma herkese kısmet olmaz, darısı başımıza olsun. En azından istifade edebilmeyi Allah nasib etsin bize. Aslında eşime değil de kendime hediye etmişim :)))
Bizde durum böyle, bu süreç içinde bloğuma gerekli zamanı ayıramadığımı ve içten içe buna üzüldüğümü de son bir not olarak düşerek, nev-i şahsıma münhasır gece hayatıma dönüyorum :))) Sevgi ve selametle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
