Bugün dünya artık bambaşka bir noktada. Köleliğin modern versiyonları var artık. Sabah yedide, sekizde evlerinden toplanan insanlar, yine gün boyu yedi sekiz saat bilemedin on saat emeklerini, ömürlerini boğaz tokluğuna çağın karunlarına, hamanlarına, ağalarına, efendilerine, patronlarına, işverenlerine hasr ediyorlar. Sonra kalan zaman da sosyal hayat mı oluyor ne işte. Haftada bir gün, bilemedin iki gün. Belki bugün kardeşleri yolda bırakacak bir büyük göç yok ama her sabah evladından ayrılmak zorunda kalan, annesi yerine paralı bakıcısına teslim edilen evlatlar var. Sonra maddi durumumuz iyi diye sevinmemizi ve boğazımızdan artanı da devleşen devletlere ödememizi bekleyen insanı yutan, öğüten, yok eden bir dünya... Öyleyse ne değişmiş? Acıların, bir ömür sürmemesi mi?
30 Mayıs 2014 Cuma
BABALAR VE OĞULLAR
26 Mayıs 2014 Pazartesi
KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK
Mübarek Miraç Kandili akşamında benim de köye gideceğim tuttu. Ne yorgunluğuma kulak verdim, ne evde ütülenmeyi bekleyen çamaşırı, ne bir kadın elcağızına muhtaç dibi köşeyi gözüm gördü. Yol arkadaşım (oğlum) yanımda olunca az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik akşam güneşi batmadan kendimizi köye attık. Ohh! Huzur, sükunet, dinginlik, bağ bahçe, yeşillik, ot çöp! Ne ararsan, neye ihtiyacın varsa. (Bir tek börtü böceğe, haşereye ihtiyacımız yokmuş gibi geliyor. Allah günah yazmasın).
Şu iki günlük dünyada uzun emelli olmak gereksiz olsa da köyde bir evcağızım olsaydı diye içimden geçirmeden edemiyorum. Hoş halihazırda kendi evimi zor çekip çevirebiliyorum, nerde kaldı ikinci bir evin üstesinden gelebileyim. Benimkisi "kel başa şimşir tarak" işte. Kendimi paralasam da asla annemin yarısı kadar olamayacağım. Allah bu dünyada herkese aynı gücü kuvveti, marifeti vermemiş işte. Zorlamanın, anlamazdan gelmenin bir manası yok. En güzeli kabullenip kaplumbağa hızında da olsa işin ucunu bırakmamak. Netekim bu sabah biraz sınırlarımı zorlayarak, dip köşeyle selamlaşıp öyle çıktım evden.
Yorgunluğumu tarif etmem imkansız olsa da içim rahat ya önemli olan bu!
16 Mayıs 2014 Cuma
SEN YANDIN, İÇİMİZ YANDI :,(
Yoldayım. Bu kez aracı kullanan ben değilim. Günlerdir yazamıyorum, okuyamıyorum, konsantre olamıyorum. Ve aksilik bu ya işim de dağlar kadar ve ben kendimi altında kalmış gibi hissediyorum. Arada bir tv açıyorum o da gece bir veya onikide kısmet oluyor. Ağlaya ağlaya içim şişti. Sabah radyo dinlerken burnumun direkleri sızlıyor. Herhalde kendi yaşadığım iki büyük marmara depreminde bile bunun yarısı kadar ağlamamıştım. Üstelik ikisinde de enkazdan çıktım. Fakat o zaman ne yaşayacağımı bilmiyordum. O tarihten sonra ise yaşanılan her afette gözyaşlarımı tutamıyorum. Çünkü onların neler yaşayacaklarını biliyorum. Ahh Soma sen yandın içimiz yandı. Kaç gündür tam da bunu hissediyorum ve her aklıma geldiğinde kocaman gözyaşları yuvarlanıp yuvarlanıp kalbimin üstüne düşüyor. Sanki içimin ateşini söndürmek istercesine. 10 yıllar süren binbir çeşit travmanın hangi saat ve hangi zamanda nereyi nasıl oyacağını, nasıl arkasında izler bırakacağını yaşayanlar ve bu fakir bilir. Rabbim beterinden korusun. Onlara dayanma gücü ve sabır versin. Ecirlerini hem bu dünyada hem öbür dünyada en güzel nimetleri ile versin. Sedye kirlenmesin çizmelerimi çıkarayımmı diyebilen yüce gönüllülüğe sahip, kömürü bile ışıldatan nur yüzlü kardeşlerim. Ne kadar da asilmişler. Şimdi yine tek yürek olup bir lokma ekmeğimizi paylaşma, millet olma zamanımızdır. Umuyorum ve diliyorum ki bu kaza artık ülkemdeki işçi kazalarının minimuma inmesine, işçi haklarının maksimuma çıkmasına bir vesile olur. Artık herkesin elini taşın altına koyma zamanıdır. Kalbimiz sizinle. Sen yanma artık. Bu milletin asil, yüce gönüllü insanları bizi de ecrinize ortak edin. Gün sizin acınızsa, bizlerin de kardeşlik imtihanıdır. Sen yandın içimiz yandı SOMA...
8 Mayıs 2014 Perşembe
ORTAYA KARIŞIK OLSUN
Bugün yazı yazma niyetim falan yoktu. Ama işte bazen niyet olmasa da kısmet olabiliyormuş. İnanılmaz sinirlendim. Sinirimi atamıyorum bir türlü. Belki yazarsam rahatlarım diyerek taslak üzerinde yazmaya başladım. Sinirlendiğim mevzu da birini arayıp da çalan telefonundan ulaşamamak. Yani benim kitabımdaki karşılığıyla sorumsuzluk. Ve benim tahammül sınırlarımı zorlayan, sinirlerimi harap eden davranış şekillerinden biri. Her neyse işte, böyleleri de olmasa nasıl yaşlanacağız! (gördüğünüz üzere sakinleştim yazı yazmanın büyüsü bu olmalı ;) ) Hazır yazmaya başlamışken dün ve önceki günkü yarımşar günlük işi asıp gezmelerimden bahsedeyim. Önceki gün öğleden sonra kızlarla kararlaştırıp aniden düştük yollara. Akşam üzeri West İstanbul Marinaya, gece de umreden dönen eşimin yeğenlerine ziyarete gittik. Sabah namazına kadar süren sohbetlerden sonra kahvaltıyı Beylikdüzü'nde ablamın (eşimin ablası) allı güllü sofrasında, öğlen üzeri Marmara Forum bahçe dünyasında, öğleden sonra ofiste. Baş döndürücü bir hızdı ama şahaneydi, keyifliydi. Bir önceki yazımın etkisinde kalmış olmalıyım :)) Yoksa tövbe bismillah işimin başından sadece gezip tozmak için ayrıldığım görülmüş iş değildir. Allah affetsin. Biraz günah çıkarma gibi mi oldu ne ;))) Efendim sevgili ablacığımın bizim için yapmış olduğu midye böreğini çok beğendim. Siz zaten biliyorsunuzdur, malum medya ve yemek bloggerları harıl harıl çalışıyorlar aç açıkta kalmayalım diye. Ama benim gibi bunlara bakacak zamanı veya ilgisi olmayan blog dostlarım özellikle sebze severler de bu lezzetten haberdar olsunlar diye size aşağıda Oktay Usta'nın linkini vereceğim. Bendeniz de görerek, okuyarak öğrenebilengillerden olarak boş bir zamanda bir kaç tepsilik hazırlayıp deepfreze atmaya niyetliyim. İçine evde hangi sebze ve peynir varsa karıştırıp, çiğden sarıldığı için pratik ve hafif. Yapıp yakıştırıp yiyecek olan arkadaşlara şimdiden afiyetler olsun. Pardon bir de son olarak yeni izlediğim 2009 yapımı Ay Işığı isimli Meg Ryan sinemasını da izlememiş olanlara tavsiye edebilirim. Güzeldi beğendim ;)
5 Mayıs 2014 Pazartesi
"BAŞARININ BEDELİ YAŞAMDAN VAZGEÇMEK Mİ?"
Gece kuşu olmak hiç bana göre değil, Osman Müftüoğlu hocanın tabiriyle ben tam bir ardıç kuşuyum, gündüzcüyüm yani. İşe güce de dalarsam unutuveririm bazen kendimi bile. Ama gece; es kaza uykumdan falan uyanırsam, veya uykum bir vesile ile bölünürse hafazanallah o gece sabah olmaz artık. Bin kere doldurup boşaltsam da, koyunları, keçilere katsam da, oturup postu, tespihi saysam da rahatlamaz, susmaz bir türlü kafam. Her şey gereksiz büyür geceleri gözümde. Oysa bilirim ki gündüz olunca unutuveririm hayatın hengamesinde. Her şeyi de büyüten, pireyi deve yapan tipleri de sevmem aslında. Biz kadınlar bu konuda pek bir mahirizdir zaten, fazlasına ne hacet değil mi? Üç günlük dünyada o mu-bu mu diye kendimize ettiğimiz eziyetin adı acaba ne ola ki? Hayatı çok fazla ciddiye almamak lazım. Iskalamamak lazım. Bu gün bu konuda güzel bir yazı okudum sizinle paylaşmak istiyorum. (Link aşağıda) Yazı "Burn out" yani "had safhada tükenmişlik" tanısı konulan Arianna Huffington'un "Başarının bedeli yaşamdan vazgeçmek mi?" sorusuna verdiği cevabı anlatmış. İyi okumalar, mutlu haftalar!...
29 Nisan 2014 Salı
CENNET YOLCULUĞU 1
İki yıl önce bugün yarın başlarım dediğim Kur'an'da dua ayetlerinden bir defter oluşturma amaçlı çalışmam için satın aldığım kırmızı deri kaplı defterimi bu sabah yazmaya başladım ve sonra da bunu sizinle de paylaşmaya karar verdim.
Bugün 29 Nisan 2014 Salı. Kur'an dili ile dua etmeyi öğrenme amaçlı çalışmama ancak bugün başlayabiliyorum. Kur'an mealim Mustafa İslamoğlu'nun Hayat Kitabı Kur'an gerekçeli Meal Tefsir adlı Meali. Nüzul sırasına göre tertib edilmiş meal değil bu. Efendimiz'in vefatından sonra Hz. Osman'ın hilafeti döneminde sahabelerden oluşan cem ve tertip komisyonunun yaptığı mushaf tertibine göre yapılmış olan mushafından yani bildiğimiz Fatiha ile başlayıp, Bakara, Al-i İmran ile devam edip Felak-Nas ile biten Mushaf ile çalışmaya başladım. Eskiler usulsüzlük vusülsüzlüktür derlermiş. Yani bir yöntemi olmayan amacına ulaşamazmış. Şimdi bu yazıdan sonra inşallah bu yöntemleri ve süreci planlamaya çalışacağım.
Mustafa İslamoğlu mealine inanılmaz güzel bir önsöz yazmış. Geçtiğimiz yıl okurken altını çizmişim bir çok yerin. Bunlardan biri de şu cümleler; "Kur'an okumak ucu cennete ulaşan bir yolculuğa çıkmaktır. Tıpkı Hz. Peygamberin dediği gibi; "Kur'an okuyan kimseye şöyle denir: Oku ve yücel! Dünyada okuduğun gibi oku! Makamın, son okuyacağın ayetin olduğu yerdedir"
Ve yine Kur'an, fu'lan vezninin de delalet ettiği gibi okumanın tüm olumlu anlamlarıyla daima okunan demektir. Kur'anı Kur'ana sorduğumuzda, o kendisini bize şu özellikleriyle tanıtmaktadır:
1- Allah'ın kelamıdır. Kelam sıfatının, tüm diğer vahiyler gibi, başı arşta ayakları arzda olan fiili bir tecellisidir.
2- Arapça bir hitaptır. Arapça Allah'ın dili değil Kur'an'ın dilidir ve hiçbir tercüme Kur'an değildir.
3- Tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah'ın koruması altındadır. İndiği ilk günden itibaren binlerce inananın hafızalarında, gönüllerinde, hayatlarında ve yazılan mushaflarda taşınarak bugünlere gelmiştir.
4- Anlaması kolaylaştırılmış, bizzat kendi kendisini tefsir eden apaçık bir hitaptır. O, her okuyanın kendine göre anlam verdiği bir hitap değil, muradı ilahiyi taşıyan bir hitaptır.
5- Mucizedir. Önceki Peygamberlere verilen mucizeler göründüğü zaman ve mekanla sınırlıydı ve tarihseldi, Kur'an ise zamanlarüstü yaşayan bir mucizedir.
6- Evrenseldir. Sadece belli bir mekana ve zamana değil tüm insanlığa rehber olarak gönderilmiştir.
7- Kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatın her alanına dair değişmez değerleri ortaya koyar.
8- Hidayet, nur ve furkandır. İnsana rehberlik eder, doğruyu yanlıştan ayırır ve karanlık akılları ışığıyla aydınlatır.
9- Parça parça inmiştir. Çünkü Kur'an hayat kitabıdır ve ilahi bir inşa projesi olarak hayata anlam katmak için gönderilmiştir.
Ve karşıma çıkan ilk dua ayeti ile bu Cennet yolculuğuma büyük bir sevinç ve heyecanla başlıyor sizleri de Kur'anın Sahibi Yüce Allah'a emanet ediyorum.
"Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur". (Fatiha 1)
21 Nisan 2014 Pazartesi
SEVMEDEN, BİLMEDEN, ANLAMADAN???
Bazen böyle bir melankolikliğim tutar benim, bilmem size de olur mu? Bir şekilde fiziksel ve ruhsal olarak rahatsızımdır, ne telkin edersem edeyim kendime; kifayetsiz kalır kelimelerim. Dün yani pazar günü de öyle bir gündü. Eni konu mutsuz ve hastayken gece yarısı Kutlu doğum haftası nedeni ile Efendimiz hakkında yazmak ve bunun için de okumak fikri beni heyecanlandırdı, mutlu etti. Sabah yastığımın kenarında benim ilk siretim olan Hz. Muhammed'in Hayatı (Martin Lings) ile uyandım. Yastığımın yanına koyunca sanki ordan gece kendi kendine kafama doluşuyor içindekiler :)))) Ama öyle işte benim için ezelden beri var bu adet.
Taa geçen yıldan kafamda Kur'an'da geçen dua ayetlerini meal okuma sırasında bir deftere not etmek vardı. Böylece her yıl içinde yeniden başlayarak okuduğum Kur'an'ın dilinden dua etmeyi öğrenmiş olacaktım. (Bu benim aynı zamanda namaza başlamamı sağlayan bana ait bir öğrenme metodu) Daha sonra da Efendimiz'in dualarını bulmaya çalışacak, bunun için de siyer okumaya, bu hedefle de Peygamberimizi tanımaya, anlamaya, idrak etmeye çalışacaktım. Bu din bilmeden, sevmeden, anlamadan yaşanabilecek bir din değil. Hayatın her anında o kadar çok ihtiyacımız var ki buna. Peygamberimiz'in beni etkileyen dualarından birini burada da zikretmek, sizlerle paylaşmak isterim. Önce evveliyatını kısaca özetlemeye çalışayım.
Hüzün Yılında yani ms 619 yılını Efendimiz Hüzün Yılı olarak ilan ediyor. Çünkü o yıl Efendimiz hanımı Hz. Hatice'yi kaybetmiş ve büyük bir üzüntüye boğulmuştu.25 yıl birlikte huzurlu ve mutlu bir evlilik yaşadığı Hz Hatice sadece hanımı değil O'nun en yakın arkadaşı, danışmanı, bakmak için evine aldığı Ali ve Zeyd dahil tüm ailesinin ve dört kızının annesiydi. Dört kızı annelerinin ölümüne çok üzülürken onları teselli etmek için Cebrail'in bir keresinde gelip, Hz Hatice'ye Rabbinden selam getirdiğini ve Cennette O'na bir döşek hazırladığı müjdesini verdiğini anlattı. Ardından da hayatı boyunca kendisini koruyup kollayan, Mekke'nin ileri gelenlerinin saydığı, çekindiği sevgili amcası Ebu Talib'i kaybetti. Şimdi artık Mekke'de tamamen korunmasız kalmış olan Efendimiz ve sahabesi için de durum gittikçe zorlaşıyordu. Bir keresinde evinin bahçesinde namaz kılarken adamın biri içi kan ve pislik dolu işkembeyi efendimizin üzerine atmış, eve döndüğünde kızlarından biri ağlayarak babalarını temizlemişti. "Ağlama küçük kızım, Allah babanı koruyacak" demişti. Bu olaydan sonra Peygamber Taif'te yaşayan Sakiflilerden yardım istemeye karar verdi. Oysa Taifliler Efendimiz'in yardım talebine kölelerini ve çocuklarını Efendimiz'in üzerine salarak karşılık verdiler. Öyle büyük bir kalabalık toplanmıştı ki Efendimiz özel bir bahçeye sığınmak zorunda kaldı. Devesini bir hurma ağacına bağlayıp bir asmanın gölgesinde şöyle dua etti; Allah'ım insanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zayıfların Rabbisin. Ve Sen benim Rabbimsin. Beni kimin ellerine emanet ediyorsun? Bana kötü davranan yabancı birinin ellerine mi? Yoksa bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? Buna aldırmam yeter ki Sen'in gazabın olmasın. Fakat Sen'in yardımın benim için daha geniş ve rahattır! Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nur'una sığınıyorum. Yeter ki, Sen'in kızgınlık ve gazabın üzerime olmasın. Dilediğine yardım etmek Sen'in elindedir. Sen'den başka güçlü ve kuvvetli yoktur.
Ne kadar içten edilmiş güzel bir dua değil mi? Bu olaylardan sonra Efendimiz Mirac'ı yaşamıştır. Mirac hadisesi ise bambaşka. Haydi gelin hem ben, hem siz önce Salatü Selam getirelim, sonra da yeniden bir Siret okumayla işe başlayalım. Yazımı çok sevdiğim günümüz şairlerinden Nurullah Genç'in naatı olan Yağmur şiiri ile bitirmek isterim.
| Yağmur
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat En müstesna doğuşa hamiledir kainat Yıllardır boz bulanık suları yudumladım Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Hasretin alev alev içime bir an düştü Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla Evlerin arasına dikilir yesil bayrak Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri Paramparça, ateşler sahinin hayalleri Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım O mücella çehreni izleseydim ebedi Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü Katil sinekler deldi hicabın perdesini İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin Ebedi aşka giden esrarlı yollarında Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü On asırlık ocağın savururdum külünü Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü Badiye yaylasında koklasaydım izini Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar Seninle yıkasaydım acılar dehlizini Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım Haritanın en beyaz noktasına kan düştü Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi Hakların temeline sanki bir volkan düştü Firakınla kavrulur çölde kum taneleri Ahuların içinde sevdan akkor gibidir Erdemin, bereketin doldurur haneleri Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir Şemsiyesi altında yürürsün bulutların Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların Devlerin esrarını aynalara sorsaydım Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından Madeni arzuların ardında seyre daldım Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini Senin için görülen bir düş de ben olsaydim Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır Sesini duymayanlar girdabında boğulur Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin Saatlerin ardında hep kendimi aradim Bir melal zincirine takıldı parmaklarım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin Mekanın fırçasında solmayan resim senin Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü İniltiler geliyor doğudan ve batıdan Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın Nazarın ok misali karanlıkları deler Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü Nefsinle yeniden çizilecek desenler Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler Anneler çocuklara hep seni içirecek Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım |
Nurullah Genç
|
14 Nisan 2014 Pazartesi
THE BUCKET LİST
Sinemayı hepimiz severiz galiba. Özellikle de bizim gibi yetmişli yılların kuşağı olanlar hem Hollywood hem de Yeşilçam'ın bize göre en güzel sinemalarını vhs veya beta video kasetlerinden, sinemalardan veya tek kanallı televizyonlardan büyük bir keyifle izlemişizdir. Şimdiki gibi dizi furyası eskilerde yoktu tabi. Televizyonlarda şimdilerde kaliteli diziler yapılıyor. İçeriği, konuları, ahlaki boyutları elbette tartışmaya her zaman açık. Bu konuda ben de ne kadar özgürlükçü olsam da aile ve toplum ahlakını dejenere edecek yapımlara karşıyım. Bu kadar emek verilip, harcama yapılıyorsa içerik açısından da çok daha düzgün ve güzel örnek oluşturabilecek yapımlar ortaya çıkarılsa harika olur. Türkiye'de ortalama günlük dört saat tv izleniyormuş ki; bu oldukça uzun bir zaman. Toplum ahlakımızın dejenerasyonunda televizyonun katkısını göz ardı edemem, ne kadar tv izlemeyi sevmiş olsam da. Ama tabi tek başına televizyonu suçlamak da kafamızı kuma gömmek olur. Bizim her şeyden önce çocuk yetiştirebilecek eğitimi verecek eğitim ve okul hayatımız yok. Ben kendi tahsil hayatım bir yana sekizinci sınıfa giden çocuğumun derslerine bakınca halen bir arpa boyu yol alınamamış olduğunu görüyorum. İnanılmaz bir matematik yükü, inanılmaz bir gramer ve dilbilgisi yüklü Türkçe müfredatı, hiç bir şey anlayıp öğrenemedikleri yabancı dil müfredatları, fizik, kimya, biyoloji içiçe girmiş kocaman bir fen bilgisi, sadece cumhuriyetin kurtuluşunu anlatan bir tarih dersi formatındaki sosyal bilgiler... Hayata dair bir şey var mı??? Ha pardon teknoloji tasarım dersleri vardı sadece öğretmenin şunu yapıp getirin, bir icat yapın diye öğrenciyi anne babasının zoraki yardımına salan, okulda asla ve kat'a bir şey verilmeyen bir ders. Beden eğitimini de unutmamam lazım tabi. Teorisini öğreniyorlardı geçenlerde hentbolun :) Evet işte böyle içler acısı bir sistemde çocuğun kafasındaki tek sorun yazılıdan iyi not alabilmek. Yoksa teog, sbs, oks, abc def, gibi sadece saçma sapan isimleri değişip içeriği hiç değişmeyen sınavlarla yerleşecekleri liseleri seçemeyecekler. 14-15 yaşına gelmiş bir çocuğun hayatı ezber yaparak, başka hiç bir melekesinin varlığının ve gelişiminin keşfedilip, beslenemediği bir sistem. Ta ki bu 24-25 yaşlarında üniversiteyi bitirdikleri yaşa kadar sürüp gidiyor. Sonra bu gençler şanslılarsa ve vahşice yarışabilip başarılı olabildilerse bir iş sahibi oluyorlar ve hayatı sadece yarışmak, rekabet etmek, kazanmak, önde olmak, madde, makam, mansıp olarak tanıyıp bilen, manevi ve ruhi, ahlaki ve estetik formlara uzak birer robot olarak toplumda yerlerini alıyorlar. İşte böyle bir nesilden bizler aile olup, evlat yetiştirmelerini bekleyeceğiz. Yani bundan sonra hem bizlerin, hem de çocuklarımızın işi çok daha zor. Zira hayatta zor olan ne varsa bunun yegane sebebi insanlıktan uzak insanlar. Hiç birimiz iş yapmaktan, çalışmaktan yüksünmüyoruz. Ama hepimiz problemli, negatif enerjili, kişilik bozukluğu olan, hiç bir değer yargısı olmayan insanlardan muzdaribiz. Öyle ki unutmazsam şayet her sabah namazından sonra veya evden çıktığım esnada şöyle dua ederim; Rabbim! şeytandan, şeytanlaşmış insanlardan ve nefsimizin şerrinden sen bizi muhafaza et. Öyle içten ettiğim bir duadır bu benim. Konu neydi nerelere getirdim. Bu eğitim hayatı ile ilgili derdim ezeli benim, öyle böyle değil işte nereye dokunsam altından çıkıveriyor.
Aslında dün akşam tekrar izlediğim sinemadan bahsetmek istiyorum. "The Bucket List". Türkçeye "Şimdi ya da asla" diye çevrilen 2007 yapımı bir Amerikan sineması. Oyuncuları Morgan Freeman ve Jack Nicholson. İzleyenler bilir zaten, bu kısmı vikipediadan alalım; (izlemiş olanlar son paragrafa atlayabilirler ;) )
Aslında dün akşam tekrar izlediğim sinemadan bahsetmek istiyorum. "The Bucket List". Türkçeye "Şimdi ya da asla" diye çevrilen 2007 yapımı bir Amerikan sineması. Oyuncuları Morgan Freeman ve Jack Nicholson. İzleyenler bilir zaten, bu kısmı vikipediadan alalım; (izlemiş olanlar son paragrafa atlayabilirler ;) )
Kanser teşhisiyle hastaneye kaldırılan Carter Chambers (Morgan Freeman) zorunlu sebeplerden dolayı çalışma hayatına atılmış ve 45 yıl boyunca otomobil tamirciliği yapmıştır. İyi bir üniversiteyi bırakmak zorunda kalmıştır. Bunun sebebini siyahi,parasız ve bakacağı kişilerin olmasından dolayı olduğunu söyler. Çok zeki ve bilgilidir. Maddi durumu ancak hayatını sürdürebilecek ve üç çocuğunu yetiştirebilecek kadar olmuştur. Çocuklarıyla ve eşiyle mutlu yıllar geçirmiş bir kişidir. Fakat hastalanır ve hastaneye yatar. Hastanede yattığı odaya yeni bir hasta gelir. Kendisi aynı zamanda hastanenin de sahibi olan Edward Cole (Jack Nicholson)dur. Edward Cole ise hayatta maddi olarak çok şeyin sahibidir. Dört kez evlenmiş fakat mutlu olamamıştır. Kendi deyimiyle “evliliği de seviyorum bekarlığı da” diyerek ikisini bir arada yapamadığından ayrıldığını söylemiştir. Edward Cole’a kanser teşhisi konur ve 6 ay, en iyi ihtimal ile bir yıl yaşayacağı söylenir. Carter bir ara elindeki kağıda bazı şeyler karalarken Edward Cole’un dikkatini çeker. Listede Carter yapmak isteyip te yapamadığı şeyleri yazmıştır.Gözlerinden yaş gelene kadar gülmek gibi. Edward Cole bunlara kendince bir şeyler ekler. Daha sonra arkadaşını ikna eder ve listedekileri yapmaya başlarlar. Listede paraşütle uçaktan atlamaktan, Afrika’da safariye kadar birçok şey vardır. Çoğunu beraber gerçekleştirirler. Fakat Everest’in tepesinden “dünyanın en güzel manzarasını seyret “ maddesini yapamazlar. Fırtına çıkmıştır ve fırtına ancak baharda sona erecektir. Daha sonraları ise beklenenin aksine Edward Cole iyileşir fakat Carter hayatını kaybeder. .Edward Cole, Carter'ın kendisine verdiği kağıdı okur ve duygulanır.Edward Cole,Carter'ın istediği fakat kendisinin yapmak istemediği şeyi yani kızını görmeye karar verir.mutluluğu bulur ve o da ölür.İkisininde külleri himalayaların tepesine koyulur ve listedeki herşeyi yapmış olurlar.
Film bittikten sonra ister istemez şu bir milyon dolarlık soruyu sordum kendime; insanoğlu hayatın ölümlü olduğunu bile bile neden kendisinden, yapmak istediklerinden bu kadar uzaklaşır ki? Ve hayat neden hep olduğundan daha zor görünür gözümüze???
10 Nisan 2014 Perşembe
BLOGGER DOSTLARIMA!...
Yemek blogları çok ilgimi çekiyor desem yalan söylemiş olurum. Fakat bunların dışında kalan ve çok beğendiğim yemek blogları var takip ettiğim, birisi meşhur www.portakalagaci.com, diğeri de http://cahidejibek.com/ Ben maalesef bu iki bloğu da çok geç keşfettim ve bu geç kalmışlığıma da hakikaten üzüldüm. Hatta işin aslı blog dünyasını çok geç keşfettim, yani 2013 ün sonlarında. Pes dedim kendi kendime. Yıllardır bilgisayar başında çalışan biri olarak körmüydüm, sağırmıydım artık neydi derdim bilmiyorum. Kendimi dünyadan bihabermiş zannettim keşfedince de, inanılmaz güzel bulduğum bir dünya. Hala daha bir şey bildiğim yok, takip ettiğim blog sayısı çok fazla değil ama keyifle, zevk alarak okuyorum arkadaşlarımı. Mazallah millette ne cevherler varmış, nasıl güzel yazıp çiziyorlar, hayretler içindeyim. Aslında arkadaşlarımın haberi varmış bloglardan, ben onlara bahsedince bana "biz biliyorduk demesinler mi????" Ben birşey bilip, öğrenince hele de bunu beğenmişsem mazallah bir tek belediye hopörlörü kalıyor anons ettirmediğim. Çok sinirlendim. E dedim madem biliyorsunuz ben size "okuyun, bakın, takip edin veya faydalanın diye söyleyinceye kadar nerdeydiniz??? Ya da ilgi merak meselesi bilmiyorum her neyse, çünkü benim söylediklerimin çoğu da beni dikkate almadılar :)))) Hatta bir kaç can arkadaşıma kendi bloğumdan bahsettim, bahsettiğimle kaldım :))) Ondan sonra da adını bile anmıyorum. Kendi kendimize yuvarlanıp gidiyoruz işte buralarda.
Aslında bugün şunu söyleyecektim yazılarını büyük keyifle okuduğumuz bloglar, yemek yapmayı, sunum yapmayı bana öğreten, bildiklerime deryaları ekleyen bloglar sizlere öyle çok şey borçluyum ki. İçimden bir teşekkür etmek geldi. Hayatıma renk kattınız iyi ki varsınız canlar, iyi ki sizi tanımışım. Kimbilir daha neler ne cevherler saklı bu dünyada. Kocaman sevgiler...
7 Nisan 2014 Pazartesi
BİR GEZİDEN NOTLAR
Günlerdir seyahate çıkma telaşı, gitme, gezme, dönme derken bloğuma zaman ayırma, yazma ve takip ettiğim bloklarımı okuma fırsatım olmadı. Seyahat; bir meslek kongresi olsa da mutlu olmama sebep oldu. Yolculuk yapmayı sevdiğim için, ruhum dinlendi. Ayrıca yıllar yıllar sonra ilk kez eşimden ve çocuğumdan ayrı kalacağım için ve diğer yönetim kurulu arkadaşlarımı uzaktan tandığım için biraz tedirgindim. Ama yaklaşık on buçuk saat süren yolculuğumuzda sıkılmak bir yana fıkraydı, şarkıydı, sinemaydı, namaz molasıydı, yemek, çay, alışveriş derken mutlu mesut yolu bitirdik. Yönetim kurulu başkanımızı, yolculuğumuzda da başkan seçtiğimiz için her şey organize bir şekilde tıkır tıkır işledi. Efendimiz (Selam olsun) buyurmuş ya hani; “iki kişi bile olsanız yola çıkıyorsanız, birinizi lider seçin ve ona uyun” diye gerçekten de çok iyi oluyormuş. Gidilen otel ve kongre merkezinde meslek mensuplarının kendilerini iyi hissetmesi, ve taltif edilmeleri için güllerle karşılamadan tutun, halk oyunlarına, özel servis araçlarına, katılımcı çantaları, matbu edilmiş isim ve ünvanlı yaka kartları, kitaplar, hediyelikler, yemekler, içecekler, her yere asılmış hoş geldiniz afişleri, devlet bakanları, çeşitli parti temsilcisi milletvekilleri, yerli ve yabancı konuşmacılar, organizasyon her şey yerli yerinde ve profesyonelce yapılmıştı.
Kongrenin birinci günü akşam üzeri
Aydın’lı arkadaşım eşi ve çocuğuyla kongre merkezine gelip beni aldılar ve
otele uğrayıp kılık kıyafet değiştirdikten sonra önce Efes’e, sonra Yedi
Uyurlar’a, sonra Meryem Ana’ya, ordan da Aydın’a evlerine geçtik. Saat beşi
geçtiği için gezdiğimiz yerlerde ne yerli ne yabancı kimsecikler kalmamıştı. Böyle
sakinken de gezebilmek müthiş güzelmiş. Mekanların aslında kalabalıktan cazibeleri
görünmüyormuş meğer. Bir de Ege ve Akdeniz’de sadece denizde, havuzda yüzmek için
tatil yapanlardan değilseniz yazın bayıltan sıcakları yerine ilkbahar ve
sonbahar çok daha tercih edilebilirmiş tatil için. Ama bizim gibi okul çağı
çocukları olanlar için bu mümkün olamıyor maalesef. Biz yine yazın tepemizde
boza pişiren sıcaklarında yollara düşeriz. Gerçi son yıllarda maazallah mübarek
Ramazan Ayı da gelip yazın ortasına oturunca onu da yapamaz olduk.
Bu yılsa yaz mevsimini düğün, dernek, sünnet,
mevlit koşturmacasıyla heba etmek istemiyorum. Hakikaten artık çok fazla sıkıcı
olmaya başlamadı mı sizce de? Yaz gelir gelmez on bin düğün, on bin sünnet. Bu
nedir dur yok, durak yok geçen yaz helak olduk ailecek. Sırf bu yüzden hiç
tanımadığım bir şehirde yaşamayı bile göze alabilirdim gibi hissediyorum bazen.
Eskiden bu kadar abartılı değildi sanki, şimdi herkes prens prenses doğuruyor.
Siz ne yapıyorsunuz, nasıl kurtulabilirim bu cılkı çıkmış sıkıcı cemiyetlerden?
Gelelim tekrar Aydın’a, can arkadaşım çok güzel bir sofra hazırlamıştı, o
kadar gezip tozup yorulmanın ardından ortaya şahane bir menü çıkardı. Elleri
dert görmesin, karışık orman meyveli chees keki, karışık sebzeli böreği, kadın
budu köftesi ve cevizli, yoğurtlu kırmızı lahana salatası özellikle şahaneydi.
Hepsinin tarifini aldım ;)) Her şekilde
ev sahipliklerinden memnun kaldım, duacı
oldum, Rabbim huzurlarını mutluluklarını ebedi kılsın inşallah. Haziranda da
onlar benim misafirim olacakları için şimdiden mutluluk duyuyorum. Dostluk bu
olmalı, iyi günde de kötü günde de yan yana olabilmeli. Ertesi günü de sabah
erkenden çıkıp kahvaltıdan sonra geze dolaşa Kuşadası’na vardık. Akşam otelin
vip hamamından, kil maskesine, masajına kendimizi vurduk ama o gece ne ben ne
de oda arkadaşım uyuyamadık. Kadın bana
nasıl bir masaj yaptıysa artık halen sırtım
acıyor J Ama kil maskemiz iyi çıktı
cildimiz bebek gibi oldu. Gece Kuşadası sahillerinde yürüyüş yaparken ay dede
ile parlayan bizdik yani J
J J Hani oralarda olup da merak edenler olduysa
diye bilgi vereyim dedim J.
(espiri tabi) Bugünkü postu sanki biraz fazla uzattım değil mi? En iyisi birkaç fotoğrafla size veda edeyim,
bir dahaki postta görüşmek üzere Allah’a emanet olun. Şefaat ya RasülAllah
diyeceği yerde seyahat ya RasülAllah diyen Evliya Çelebi aslında işi
biliyormuş.Hem şefaat hem seyahat Ya RasülAllah…
(En baştaki fotoğraf ile bu fotoğraf otelin odamızdan manzarası)
(Meryem Ana Kilisesi, içinde ayin yapılıyordu)
(Meryem Ana Kilisesi Küçücük minyatür gibi bir yapı, ama doğası inanılmaz güzellikte)
(Kilisenin Bahçesi)
(Kilisenin alt bahçesi)
(Kilisenin Bahçe Duvarı her dilden dilekler)
(İzmir Selçuk Sean Jean Kilisesinden panaroma)
(Şirince Köyü)
Efes
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)
.jpg)


.jpg)

.jpg)


.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)