Son zamanlarda mevsimsel olmanın yanı sıra sanırım iş stresinden de tevellüt eden "sırt-boyun-kol" ağrılarım hayatımın tadına tuzuna biber ekeledi. Biliyorum ki vücuda çarpan stres mutlaka kendisini vücudun herhangi bir yerini perişan ederek dışarı atıyor. Ve fakat yine de hayatta değişmeyen şey olan duvar gibi bir karakterse yaşanılanların önüne, bu duvarı aşıp geçmeye muvaffak olamıyorum. Bu duruma galiba mukadderat deniliyor. Değiştiremediğim bir çok şeyin varlığını kabullenmem de zordur benim. Velhasılı uğraşır dururum kendimle :)) Tabi bir de sürekli değişkenlik gösteren (bu da ikizler burcunun mu tesiridir bilemiyorum) öğrenme merakım var ki bundan bizar değilim. Yoksa hızına yetişemediğim beyin anaforlarımın altında kalakalırdım mazallah. Çıt!! Bir bakmışsın dişliler gitmiş :)). Şimdi neye mi merak saldım, elbette gündeme düşen osmanlıca okumayı öğrenmeye. Daha önceleri de arasıra aklıma gelip gidip durmuştu lakin cumartesi gece Bardakçı'nın "uğraşsanız yirmi günde öğrenirsiniz" demesiyle filim koptu. Ben eni konu uğraşıyorum bulmaca çözer gibi, hoşuma da gitti ama. Efendim şimdilik parçadaki beş on kelimeyi okuyabilip parçayı anlayamasam da dedemin okuduğu kitaplardaki o şiveyi okudukça O'nun bize okuduğu kıssalardaki sesini duyar gibi olmak, çocuk halimizle bu dile kıkır kıkır gülüşmelerimizi hatırlamak beni mutlu etti. Gün ola harman ola...
15 Aralık 2014 Pazartesi
12 Aralık 2014 Cuma
ELEŞTİRİ
Çok eskilerden bir gece, artık uzun yıllardır görüşmediğim bir arkadaşımla aklımıza nerden geldiyse birbirimizi eleştirelim dedik. Sonra hangimiz önce başladık bilmiyorum fakat hayatım boyunca hiç unutmayacağım eleştiriler duymuştum. Öyle kırıldım, öyle incindim ki kelimeler kifayetsiz. He neden incindim çünkü biz eleştiri yapalım derken daha çok birbirimizi entellektüel eksiklerimizle eleştirelim diye anlamıştım. Oysa arkadaşım bana yemeği nasıl hızlı yediğimden girişip, sabahın köründe yataktan kalkar kalkmaz pencereyi açıp evi nasıl buz gibi ettiğimden, eşarbımı bağlama şeklimden, giyimimden kuşamımdan daha buraya yazamayacağım bir sürü şeyden çıkmıştı. Şok olmuş bir şekilde dinliyor, ağzımı açıp bir kelime dahi edemiyordum. Nitekim edecek bir kelime bulamadım da. Yine başka bir arkadaşımı güle oynaya misafir edip yolculadıktan haftalar sonra bana, senin o zaman canın bir şeye mi sıkkındı diye sorunca günlerce sersemlemiştim, nasıl böyle hissettirdim diye. Etmedim edemedim bunu bir arkadaşıma sordum. Ve bana öyle enteresan bir açıklama getirdi ki buraya yazarsam ola ki arkadaşım okur mokur da olayın gerçekliğini çözen kıza bir tebrik yollar :)))). Velhasılı anladım ki eleştiri duymak bana göre değilmiş! Ya da benim eleştiriden anladığımla, başkalarının anladığı aynı şeyler değil belli ki. Şimdi ne zaman bir eleştiriyle karşı karşıya kalsam, önce karşımdaki insanın vicdan, merhamet ve akıl ölçüsünü sorguluyorum. Böylesi en azından suskunluğuma bir açıklama oluyor, zira ben neden bir kelime edemedim diye içim içimi yemekten kurtulmuş oluyorum bir nebzecik de olsa...
4 Aralık 2014 Perşembe
BİR NEFES HUZUR
Artık mevsim sonbahardan kışa doğru yürüse de havalar hala yağmurlu ve ılık. Eskiden yılbaşı yaklaşırken şehirdeki hemen hemen bütün vitrinler kırmızı beyaz yapılır, ya heybeli, şapkalı bir noel baba, ya ışıl ışıl süslenmiş çam ağaçları, ya da kraponlarla, uçuş uçuş görünen kar figürleriyle süslenmiş olurdu. Artık İstiklal'de, Nişantaşı'nda veya avm komplekslerinde yürümüyorsan, bunlara pek rağbet edilmediğini görüyorsun. Dünya küreselleşirken, ulus devlet kimliklerini gözümüze gözümüze sokanlara bir nazire yaptığımızı düşünüyoruz galiba içten içe. Neyse işte konu neydi nerelere geldik. Efendim bu günlerde fakir duanıza muhtaç. Allah hayır etsin bir yoğunluk, bir yoğunluk aldı başını gidiyor. Ben de alıp başımı gidecek hallerdeyim. Bir küçük dua, bir nefes huzur iyi gelecek... Mendilimi serdim bekliyorum. Sevgi ve muhabbetlerimle ;))
20 Kasım 2014 Perşembe
SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ
Kapitalizmin babaları; adam smith, spencer, malthus. Baş harflerini büyük yazmıyorum. Cehennemin dibindedirler inşallah!!! Burdan da yollayacaklarımızla beraber cehenneme kütük olsunlar. Spencer ve Malthus liberal ekonomik sistemde fakirlere yapılacak yardımları reddederek, toplumsal yaşama uyum sağlayamayanların yok olmasını ifade eden "doğal ayıklanma" sürecini savunmuşlar. Şeytanın kuklalarının müridleri de hiç sektirmeden bu kuralı uygulamaya devam ediyorlar. Türkiye'de yönetenler, muhalefet edenler ve başta İstanbul olmak üzere varlıklı olan tüm büyük şehirlerin başkanları, siyasetçileri, zenginleri, karunlar, hamanlar, firavunlar ve bu şehirlerin müstesna sakinleri taşa, betona, tuğlaya, inşaatlara, evlere, mobilyalara, boğazlarına katrilyonlarca lirayı saçıp savurmaya devam etsinler! "Yüzme bilmez benim oğlum" diyen Ermenek'li madencinin annesinin ve ayağındaki yenisi 10-15 lira olan yırtık pırtık kara lastiklerinin yenisini alamayan fakir ve adam gibi adam olan babasının, yavrusunun mezarı başındaki o hala vakur duruşunun altında bütün Türkiye kaldı mı? Kaldı!
9 Kasım 2014 Pazar
NEV-İ ŞAHSIMA MÜNHASIR GECE HAYATIM
Ekranın köşesindeki saat gece 01.09'u gösteriyor. Uzun zamanlardır bu saatlerden sabah dörtlere beşlere kadar süren bir değişik uyanıklık içindeyim. Bunun bir kaç nedeni var. İlk başlangıcı gece yarısında başlayan belimden sırtıma yayılan bel ağrıları. Şimdilerde bu ağrı sağ koluma doğru yayılıp maalesef bilgisayarda veya elimde yazı yazmama mani olacak kadar beni sıkıntıya sokan bir ağrı. İlk başvurduğum fizik tedavi uzmanı iltihaplı romatizmadan bahsetti ki bence de durum bu gibi, fakat henüz teşhis ve tedavi süreci bitmedi.
İkinci uyanıklık nedenim ise karakter yapım olduğunu yeni yeni fark edebildiğim üzerime vazife edindiğim görevin -mahiyeti her ne olursa olsun bunun- tamamlanıncaya kadar bana rahat huzurun olmadığı. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim bahçe tesis etme işinin bu sonbaharda yani ekim-kasım aylarında yapılması gerektiği, aksi takdirde bir daha ki bahara kalacağı durumuydu ki, bu benim kafamı bilgisizilik, yetersizilik, ve de beceriksizlik nedenleriyle oldukça meşgul edip yordu. Fakat sonsuz şükürler olsun ki sora sora Bağdat bulunurmuş misali sora sora, hatta neredeyse akademik tez hazırlayacak kadar araştıra araştıra bahçeyi tesis edebildim. Ve yine sonsuz şükürler olsun ki bugün artık bitti ve ben de bir tüy gibi hafifledim. Şimdi Allah kısmet ederse önümde yeni başladığım kamu yönetimi bölümün ara dönem sınavları var, artık inşallah kafam rahat rahat derslerime çalışabilirim. Ve dilerim akademik çalışmalarımı ilerilere taşımak kısmet olur. Kırk yaşımda üniversitelere yeniden kendimi atmamın nedeni şu ki bu hayatta ancak öğrenmek beni teskin ediyor, kitaplarla hemhal olmak, okumak, öğrenmek ruhuma sonsuz iyi geliyor. Keşke bunu daha ben çocukken fark edip akademisyenliğe yönlendirilmiş olsaydım, galiba o zaman bu dünya yolculuğumu mutlu mesut yapıp gidiyor olurdum :))).
Bu kafa karışıklığı dönemimde yine her zamanki gibi Kur'an en iyi dostum oldu. Her gece okumaya başlayınca tekrar hatme başladım. İnanılmaz bir kitap Kur'an. Haddim değil, günahsa Rabbim affetsin beni ama ne zaman ruhum daralsa Kur'an okumak (ben arapçasını okuyorum, yıllardır mealini de okuduğum için merak ettiğim yerlerde durup mealini de okuyorum). Zaten elimdeki Kur'an altını çizerek okuduğum mealli bir mushaf-ı şerif. Eşime kırkıncı yaşında hediye ettiğim Mustafa İslamoğlu'nun Hayat Kitabı Kur'an meali inanılmaz bir çalışma olmuş ve elden bırakılacak gibi değil. Allah razı olsun, böyle bereketli bir çalışma herkese kısmet olmaz, darısı başımıza olsun. En azından istifade edebilmeyi Allah nasib etsin bize. Aslında eşime değil de kendime hediye etmişim :)))
Bizde durum böyle, bu süreç içinde bloğuma gerekli zamanı ayıramadığımı ve içten içe buna üzüldüğümü de son bir not olarak düşerek, nev-i şahsıma münhasır gece hayatıma dönüyorum :))) Sevgi ve selametle...
29 Ekim 2014 Çarşamba
EL KADAR HASIR...
Güneş batmak üzere, hava yağmurlu, puslu. Alaca karanlıkla birlikte şehre girip, meydandaki havuzun arka tarafındaki otoparkta park edecek yer arıyorum. Tam arabadan inecekken radyoda "Zahidem" türküsü başladı. Oturdum. Neşet Ertaş'ı kapatamadım. O söyledi ben ağladım. Aşk!... Günlük hayatın telaşında ne kadar da uzakta kalmış gibi... Oysa biz de "nemize yetmiyor el kadar hasır" dememişmiydik bir zamanlar...
Zahide kurbanım n'olacak halim
Yine bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin
Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahide'den güzeli
Gurbet ellerinde esirim esir
Zahide kurbanım hep bende kusur
Eğer anan seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.
Yine bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin
Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahide'den güzeli
Gurbet ellerinde esirim esir
Zahide kurbanım hep bende kusur
Eğer anan seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.
29 Eylül 2014 Pazartesi
ELEMTERE FİŞ
Hafta sonu hava yağmurlu ve kapalıydı. Yeni sipariş ettiğim kitaplar cuma akşamından eve ulaşmışlardı. Paketi sevinçle açtım, hepsini elime alıp okşadım. Hangisinden başlasam ki diye daha ön sözlerine bile bakamadan Ayşe Kulin'in "Hayal"'inde kayboldum gittim. Cumartesi günü oğlumla yine kitapçılara gittik O'na da Peyami Safa/Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Paul Coelho/Simyacı, Reşat Nuri Güntekin/Yaprak Dökümü'nü, kendime Bir Tatlı Huzur, Münir Nurettin Selçuk/Ayşe Kulin alıp eve döndük. Neyse ki battaniyeyi örüp bitirmiştim. Sigaradan kurtulmama yardımcı olan bu örgü eylemi evimize şirin bir battaniye kazandırdı. Gidişi bile güzel oldu sigaranın. Dişlerimi de temizletip parlattırmayı da ihmal etmedim iki arada bir derede ki sigaranın izi kalacak diye aklım çıkıyordu. Cumartesi pazar gelmekte olan bayram nedeniyle Türk Kadınının temizlik haftasına iştirak edemedim. Kitap elimden düşmedi, bulaşığı çamaşırı makineye atıp kitabın başına döndüm, ütü falan hak getire elime alamadım. Ama dün gece kitabı bitirdim. Yine çok güzeldi. Ayşe Kulin her zamanki gibi. Sadece şu eşcinsel romanlarını beğenmedim bir de gece sesleri romanını. Geri kalan tüm kitapları güzeldi. Bence kendi oto biyografisi olarak yazdığı "Hayat" ve "Hüzün"den daha güzel bir kitap olmuş "Hayal". Yazarlık macerasını ve yazdığı kitapların arka perdesini yazmış. Ben severek ve merakla okudum. Ayşe Kulin okurken büyük keyif aldığım bir yazar. Şimdi sırada hangi kitap olur bilmiyorum. Bakacağız hangisi beni içine çekerse. Bu arada Mihmandar/İskender Pala bitmedi :( Araya örgü ve Ayşe Kulin girdi üzgünüm, İskender Pala'ya bunu yapmamalıydım, hele ki Mihmandar'a. Çok güzeldi O da, en iyisi ondan devam edeyim.
Yürüyüşlere henüz başlayamasam da bu sabah evden çıkarken, pazartesinin adetlerine uyarak yürüyüşe başlayacağıma dair kendime tembihte bulundum. Sonra antiaging gündüz kremimi de sürüp yola çıktım. Havanın serinliğini ruhumda da hissettim. Sessizce kendime bile itiraf etmeye korkarak içimdeki huzurun şükrünü eda ede ede geldim. Elemtere fiş, şeytanın gözüne şiş...
26 Eylül 2014 Cuma
EMANET
Bu gün günlerden Cuma! Evet çünkü sabah çok zor uyandım, cumartesi falan zannettim, zamanı hatırlayamadım, yataktan kendimi toparlayamadım falan. Harbi dağılıyorum yani ;))) Dün akşam eve gelirken trafikte paçayı zor kurtardım bir yaşlı adamdan. Kornalarımı duymadı, sellektörlerimi görmedi, koca arabayla beni görmedi üzerime üzerime arabasını kırdı. Dedim hem kör, hem sağırsın be amca ne işin var yollarda. Sonra eve kadar düşündüm, sadaka mı vermedin yakın zamanda? I-ıh, birinin ahını mı aldın? I-ıh. Başka bişey var, var muhakkak düşün düşün. Buldum! Birinin emaneti vardı üzerimde. İki haftadır yoğunluktan başımı kaşıyamadığım için unutup, yerine ulaştıramadığım bir emanet! Tamam bu dedim. telefonu ofiste kaldı, ancak sabah ulaşabileceğim. Sabah'a kadar Allah beni korusun :(( Sabah erkenden evden çıktım, ilk kez çocuğu bile yolcu etmeden. Telefon numarası ya atıldıysa, ya bulamazsam diye diye gelip de numarayı bulunca heyecandan elim ayağım titredi. Hemen aradım ama açan olmadı, tekrar, tekrar. Yok :( Neyse ki bana döndü. Emanetini verdim. Rahatladım, kuş gibi oldum. Ölsem de gözüm açık gitmez. Aman! Bu emanet işi sadakadan, zekattan daha tehlikeli işmiş! En iyisi bir daha bulaşmamak! Veya eline yüzüne bulaştırmamak! Tövbe Bismillah! Mübarek cuma günü!...
19 Eylül 2014 Cuma
SİGARADAN KURTULMAK
İki üç gündür yağan yağmurla artık sabahları soğuk ve bulutlu oluyor. İnsanoğlunun ne enteresan bir varlık olduğunu düşünüyorum. Artık yazın upuzun süren gündüzlerinden yorulduğumu hissediyorum. Kış mevsiminin uzun gecelerinin ne büyük nimet olduğunu fark ediyorum. Kıştan çıkıp baharı beklerken de hem soğuktan, hem kapalı havalarda kapalı kalmaktan ne kadar yorulmuş hissettiğimi hatırlıyorum. Dört mevsimi veren Rabb'e şükürler olsun. Yani biz insanoğlunun memnuniyetsizliği, çabuk sıkılması, tez canlılığı çekilecek gibi değil vesselam.
Tıpkı ilkbahar gibi bu sonbahar da bana iyi geldi. İnsanlık için küçük kendim için büyük bir karar verip sigarayı bıraktım. Bugün altıncı gün ve inanılmaz mutluyum. İrademi görmek, sigarasız yaşamak, her gece yatarken haldır haldır dişimi fırçaladığım halde yine sigaranın pis kokusunu duymaktan kurtulmak, her içtiğim sigaranın elimde üzerimde kalan kötü kokusuna katlanmaktan kurtulmak, beynimdeki "sigara içen ilkel insan" proto tipinden kurtulmuş olmak, sadece kendime değil oğluma da iyilik etmiş olmak, annemin küçümseyen bakışlarından kurtulmuş olmak, babama dil ucuyla "içmemelisin" demenin ezikliğini yaşamış olmaktan kurtulmak, her oksijeni bol yerde ciğerlerimi temiz hava yerine binbir zehirli sigara dumanı ile doldurarak sağlığıma, ciğerlerime verdiğim zararı bile bile nasıl sürdürdüğümü anlamıyor olmaktan kurtulmak, geçirdiğim zatürrelerde bile sigaraya devam ettiğimde yaşadığım pişmanlıklardan kurtulmak, genetik kalp damar hastalığına doğru hızla yol aldığım için korkularımdan kurtulmak paha biçilemezmiş. Ne kadar sevinsem, ne kadar mutlu olsam azdır. Nitekim bu hafta yaşadığım eni konu stresler bile motivasyonumu ve keyfimi kaçıramadı. Bunları yazıyorum ki belki düşünüp de kurtulamayanlara bir yardımı olsun hissettiklerimin. Korktuğum kadar zorlanmamış olmak da beni çok sevindirdi. Akşamları aldım elime bir örgü oyalandım, aklıma geldikçe alışkanlıkla gidip balkonda sigara içtiğim koltuğa oturup geri döndüm. Neskafe ve kahve çok çırpındığım zamanlarda teskin edici oldu. En çok telefonla konuşurken içtiğim için telefonla konuşmayı kestim. Yemekten sonra sigara içtiğim koltuğa sigara içtiğim süre kadar oturup kalktım :) En çok sigara içen ahbaplarımla buluşunca ölçüyü kaçırıyordum ki, dün akşam onlarla oturup sigarada onlara eşlik etmedim ve o korkumu da biraz yendim. Her sabah uyandığımda bir gün daha oldu diye mutlu oluyorum. Siz de bunu kendinize hediye edin ve bu ilkel alışkanlıktan kurtulun. Şayet içmiyorsanız da kendinizle gerçek anlamda bir kez daha gurur duyun.
Sırada tekrar spora ve yürüyüşlere başlamak var :)) Yaşasın sağlıklı hayat :)))
15 Eylül 2014 Pazartesi
LİSENİN İLK GÜNÜ
Uzun çam ağaçlarının gölgelediği süs havuzunun etrafını koyu kırmızı güller ve tahta banklar çevreliyordu. Yerdeki çimenler her zaman tarakla taranmış gibi tertemiz ve bakımlıydı. Bu bahçe ve okul binasının arka tarafına doğru uzanan daracık ağaçlı bahçe bizim için öğlen molalarında bulunmaz bir vaha gibiydi. Lise müdürümüz titiz, aksi, disiplinli, tavizsiz ve oldukça suratsız bir adamdı. Değil biz öğrenciler, öğretmenlerimiz bile kendisinden çekinirdi. Her teneffüsden derse girildiğinde koskoca lise binasını, çalışanlara tepeden tırnağa paspaslatır, tuvaletleri, lavaboları da yıkattırırdı. Bizler ne kadar aksi olursak olalım koridorda bahçede öyle haa hooo diye bağırış çığırış, atlayıp zıplayamazdık. Her zaman bir ölçü olurdu hareketlerimizde. Yoksa müdürümüzün "hayvan kızım", "hayvan oğlum" lafını yemek vardı onca kalabalıkta. Adam pire gibi koridorun başına dikilir iki elini tırnaklarından birbirine kanca yapar tek tek tipimize bakardı. Bunları bu sabah aynı liseden mezun olduğumuz eşimle hatırlayıp konuştuk. Birlikte oğlumuzu yeni başlayacağı liseye götürüp biraz bahçede etrafı temaşa etmişiz ikimiz de. Ne okul bizim okulumuz, ne öğretmenler ne öğrenciler ne de müdür. Çok daha yüksek puanlı olan oğlumuzun okulu bizim eski lisemizin yarı kalitesinde ve yarı estetiğinde bile değildi. Müdür okula herkesten geç geldi, eğitim öğretim yılının ilk gününde hem de! Geldikten en az kırk dakika sonra öğrencileri topladı ve bir kürsü bile olmadan, hala haa hooo eden yüzlerce öğrenciye hitap etmeye çalıştı. Öğretmenleri de kalkıp öğrencileri susturup disipline katkıda bulunacakları yerde biz velilerle etraftaki banklarda oturuyorlardı. Sonra müdür bey onları da öğrencilerin ardından okula davet edince zoraki yerlerinden kımıldanıp ayaklandılar. Ne verebilir ki bunlar çocuklara dedi eşim. Belli ki çoğu maaş için burdalar, yoksa orda müdürün yanında veya çocukların yanında olurlardı dedi. Ümitsizce arkalarından baktım. Her şeyin bu kadar yozlaşmış olacağını başkası anlatsaydı inanabilir miydim? Hayır!... Şimdi bu çocukların orda dört yıl tutulmasına gerek var mı? Hayır asla! Belki de işsizler ordusunu bir yıl daha oyalamak için getirilmiş bir düzenleme. Ve dört yıl sonunda alacakları diploma iyi bir fakülte olmazsa hiç bir işlerine yaramayacak :( Çünkü hayata dair hiç bir şey öğrenmiş olmayacaklar!...
Eşim haklı, ne verecekler ki bu çocuklara!... Ne sevgi görebildim etrafta, ne estetik, ne de disiplin. Gören bilen varsa haber versin...
(Bitmeyen eğitim kaygılarım :'( )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)